100471 İleti 1642 Konu - Gönderen: 8961 Üye - Son Üye: aragorn

Gönderen Konu: mitolojiden hikayeler, efsaneler ve masallar  (Okunma sayısı 49794 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Unknown
  • Ultra Malt Fan
  • *
  • İleti: 556
  • işte benim tipim..
  • Popülerlik: 0
Ynt: mitolojiden hikayeler ve efsaneler
« Yanıtla #15 : 10 Eylül 2007, 19:02:06 »
0
Dark Tranquillity şarkısından sonra Lethe inanılmaz revaçta ya,onu da yazayım dedim.

Lethe (yani "unutkanlık"), Yunan mitolojisi'nde yeraltı dünyasında (Hades yani cehennemde) akan nehirlerden biri. Bu nehrin suyundan içen gölgeler (ölülerin ruhları) dünyada yaşamış oldukları geçmiş fani hayatlarına dair her şeyi unuturlardı.

Ayrıca, Eris'in kızı bir Naiad perisi (Naiad nemfi yani su perisi) olan Lethe vardır. Bu peri büyük ihtimalle unutkanlığın sembolleşmiş hâli olarak kabul görüyor ve Lethe nehrinden ayrı tutuluyordu.

Lethe ifadesine ve motiflerine birçok önemli edebi eserde rastlanır. Her ne kadar farklı eserlerde hem birbirinden hem de mitolojideki tasvirinden farklı bir biçimde yer alsa da temel özelliği olan unutkanlık vermesi pek değişikliğe uğramaz. Örnek olarak Dante'nin İlahi Komedya adlı eserinde yer alır. Dante Araf'ta bulunan bir ırmağa adını vermiştir. Suyunu içenlere geçmişlerini unutturan bir ırmaktır Dante'ye göre.


nonconformıst
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 1768
  • Popülerlik: 0
Ynt: mitolojiden hikayeler ve efsaneler
« Yanıtla #16 : 12 Eylül 2007, 01:03:11 »
0
şarkıdaki atmosferi anlamak için okuduğum en iyi açıklama

LETHE


Lehte,uzun ve acı suyuyla cehnnemde styx nehrinin komşu nehri.insanlar acılarını unutmak için şarap içer kanlarına üzüm suyu karışır unuturlardı dünyadaki çilelerini bir an için. Ertesi gün yine acı çekmeye devam ederlerdi.insanlığın acısı hiçbir zaman dinmeycekti..acılardan kurtulmak için bu lanetli gözyaşlarıyla sulanmış çamurdan yoğrulmuş bedeni bu dünyada bırakmak gerekti, ölmek gerekti, ruhların kaçması gerekti…ölümün karanlık soluğunu hissetiği zaman karanlıklar ülkesine inerdi ruhlar styx nehrine yaklaşıp kayıkçının(charon) gelmesini beklerlerdi.karşıya geçmek için ızıdırap dolu yıllar geçiririlerdi ruhlar,cehnenmein ateşli kıyıları bu ruhların çığlıklarıyla beslerdi kendini,cehennemin kapısında 3 başlı köbek kerberos beklerdi.ruhların kaçmaması için.ruhlar lethenin yanına gelir onun kıyısında oturur ve ağlarlardı çığlıklar yükselirdi ansızın,acı çeken ruhlar içerlerdi suyundan unuturlardı geçmişlerini sanki hiçbir şey olmamış gibi.baktığı zaman insan nehrin sularını acılarının nasılda akıp gittiğini görürüdü isyan ve çığlıklar nehir sularıyla birlikte cehennemin karanlık kuyususna giderdi ve herkes arınırdı acılarından ızdıraplarından.ve aslında ölümün asla bir son olmadığına inanırlardı,ve kendilerini korkunun kollarına bırkaırlardı çünkü bi daha diriliceklerdi ve acı çekeceklerdi...

Delilik, çok büyük acıların Lethe'sidir.
(Schopenhauer)
Gördüğümü görecekler diye ödüm geriliyor

nonconformıst
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 1768
  • Popülerlik: 0
Ynt: mitolojiden hikayeler ve efsaneler
« Yanıtla #17 : 12 Eylül 2007, 01:09:58 »
0
MİDAS'IN EŞŞEK KULAKLARI(MARSİYAS VE APOLLON MÜZİK YARIŞMASI)


Frigya'nın Kelanai* kentinde doğmuş Marsyas. Büyüdükçe müziğe merak sarmış. Frig havaları besteler, yurdunun doğa tanrısı Tanrı Pan'a ilahiler yazarmış. Yani öylesine severmiş müziği. O zamanlara kadar bir tuluma çeşitli düdükler takılır, öyle değişik sesler elde edebilirlermiş eski insanlar. Marsyas başka başka düdüklerden çıkan sesi, bir tek kamışa yedi delik açarak, bir düdükten elde etmiş. İşte bugün çaldığımız flüt kaval ve ney'in* atasını Frigya'lı Marsyas icat etmiştir. Marsyas flütü icat etmekle kalmamış, çok da güzel çalarmış. Gür ormanlarla kaplı Frig dağlarında hem çalıp hem dolaşırken, güzel sanatlar Tanrısı Apollon' a rastlar ve Tanrıya meydan okur. Tanrı Apollon'un üç telli lir'i nasıl çaldığı dillere destan. Apollon bu küstahlığa çok kızar ama yarışmadan kaçmaz. Frig Kralı Midas, güzel sanatların koruyucuları dokuz peri kızı (MOUSE'LER) hakem olarak çağrılırlar. Tanrı Apollon üç telli lir'ini yine çok güzel çalar, Marsyas'da çok güzel çalar. Kral Midas birinciliği yurttaşı Marsiyas'a vermiş. Tanrıya hiç saygısızlık yapılır mı? Senin kulakların iyi duymuyor, onları büyütelim de bundan sonra daha iyi duyarsın diyerek Midas'ın kulaklarını eşek kulalarına çevirmiş. Marsyas'a kızgınlığını da derisini yüzüp bir ağaca gererek göstermiş. O günden bu güne Anadolu'da ne zaman bir flüt çalsa, bir de davul sesi yankılanır dağlarda. Mouse'lar Marsyas'ın bu durumuna o kadar üzülür ve ağlarlar ki, gözyaşlarından bir ırmak oluşur. Marsyas Irmağı, Aydın'dan Yatağan'a giderken Çine yakınlarında bu ırmağı görürüz. Günümüzdeki ismi ÇİNE ÇAYI dır. Gelelim Kral Midas'a. Eşekkulaklarını saklamak için büyük bir külahla dolaşır olmuş. Sırrını herkesten böyle saklıyyorumuş. Bir kral eşekkulaklarıyla halkının önüne çıkamaz ya. Gel zaman git zaman saçları uzamış kesilecek olmuş. En güvendiği berberin koltuğuna oturmuş. Sıkı sıkı tembih etmekten de geri kalmamış. Eğer sırrımı söylersen?...? Ama bu sırla yaşamak berbere ölüm. Kimseye de söyleyemiyor, gitmiş ıssız bir yere bulduğu bir çukura eğilip bağırmış "Midas'ın kulakları eşek kulakları" rüzgar almış bu sesi bütün Frigya'ya yaymış. Midas'ın sırrı ortaya çıkmış. Midas külahını çıkarmış. Ama öyle iyilik sever bir kralmış ki, onu seven halkı görmezlikten gelmişler Midas'ın eşek kulaklarını. (Yukarıdaki mitin başka bir versiyonunda, Marsyas'ın yerini PAN alır)

NOT; *Kelanai, bugünkü Dinar İlçesi.
*Ney, yedi deliklidir
*MOUSA, Müz
Güngör Dilmen'in "Midasın Kulakları Eşek Kulakları" adlı bir tiyatro eseri vardır.
* Flütü Marsyas bulur.
* Yunanlılar daha sonraları fülütü Frigler'in elinden almak için, bir mit uydurmuşlardır. Güya flütü savaş Tanrıçası Athena icat etmiş. Bir su kenarında flütü çalarken sureti suya yansır, o da ne? Flüt çalan yanakları şişmiş, Tanrıça , çok çirkin görünmektedir. Eee nede olsa kadın, çirkin görünmeye tahammül edemez flütü kaldırıp atar. Hadi canım sende, savaşla uğraşanın müzikle ne işi var. Bari Aphroodite'ye icat ettirsenize.
« Son Düzenleme: 12 Eylül 2007, 01:52:31 Gönderen: nonconformıst »
Gördüğümü görecekler diye ödüm geriliyor

nonconformıst
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 1768
  • Popülerlik: 0
Ynt: mitolojiden hikayeler ve efsaneler
« Yanıtla #18 : 12 Eylül 2007, 01:56:03 »
0
Niobe’nin Gözyaşları


Niobe, Yunanistan’ da Thebai Kralı Amphion ile evlenmiş. Kral Amphion büyük bir müzik severmiş. Amphion’un güçlü kuvvetli ve sporcu bir ağabeyi varmış. Amphion’un ağabeyi, erkekçe sporlarıihmal edip, müzik ile uğraştığı için kardeşiyle alay edermiş. Bir gün Thebai kentinin çevresine yüksekçe bir duvar yapılması gerekmiş. Amphion’un ağabeyi, taşları çok zor kaldırıyorumuş. Amphion ise lirini çalarak duvarı hemen oluşturmuş.

Niobe ve Amphion Thebai kentinde çok mutlu yaşıyorumuşlar. Niobe’nin yedi kızı ve yedi erkek çocuğu olmuş. Güneşli bir Leto festivalinde Niobe, Tanrıça Leto’nun Apollon ve Artemis olmak üzere iki çocuk doğurduğunu, kendisinin ise on dört çocuk doğurduğunu söyleyerek övünmüş. Bunları duyan Leto çok sinirlenmiş. Çocukları Apollon ve Artemis’i Thebai kentinin yüksek duvarlarından uçurup, Niobe’nin on dört çocuğunu ok atarak öldürmelerini buyurmuş. Apollon ve Artemis de anneleri Leto’nun dediğini yapmışlar. Amphion bu duruma çok üzülerek canına kıymış.

Niobe ise , bütün ölülerin ortasında tepeden tırnağa taş kesilmiş, korkunç bir kederin simgesi olarak kalmış. Gözlerinde dolup taşan yaşlar hiç dinmemiş, yaslı yüzünden aşağıya damlamış durmuş. Rüzgar, Niobe’ ye acımış ve onun gözyaşlarını sileyim derken, gözyaşlarını zavallı kadının anayurdu olan İzmir’ e uçurmuş. İzmir’ in yanında bulunan Manisa Dağı’ ndaki kayanın üzerine taşımış. O kayadan hâlâ su sızdığı için oraya Niobe’nin Kayası denmektedir. Bu kayayı görenleriyice bakılınca kayada bir insan yüzü gördüklerini, kayanın buna benzediğini söylerler.

Dünyanın her yanında, yas simgesi olmak üzere Niobe’ nin heykelleri yapılmış. Bir Anadolulu ozan “Tanrılar Niobe’ yi taşa döndürdüler, fakat sanatkar insan tanrılara meydan okuyarak, onların taşa döndürdükleri insanın taştan heykelinde Niobe’ yi yine diriltti.” der.



Şahmaran Efsanesi


Şahmaran Fransızca bir kelime ve yılanların şahı anlamındaki Şah-ı Maran’dan geliyor. Şahmaran figürü bir yılan, bir ejderhadır. Baş kısmı insan olan, yılanla insanın birleşmesinden meydana gelmiş doğa üstü bir yaratıktır. Yılan figürleri genelde kötülük ya da uğursuzlukla ilişkilendirilirse de insan başlı Şahmaran, doğurganlık, bereket ve bilgeliği sembolize etmiştir. Anadolu’da uğur getirmesi için Şahmaran’ın resimleri kadınlar tarafından odaların duvarlarına asılmıştır. Pek çok farklı versiyonda Şahmaran hikayesi bulunmaktadır ama bunlar genelde birbirlerinin benzeri olup, yer ve kişiler değişikliğe uğramaktadır.

ŞAHMARAN EFSANESİ
Camsab yoksul bir ailenin oğludur, evinin geçimini arkadaşları ile odun yaparak sağlamaktadır. Bir gün arkadaşları île birlikte bir kuyu dolusu bal bulan Camsab, arkadaşlarının aç gözlülüğü yüzünden, kuyunun içindeki bal bi­ tince kuyuya bırakılır. Kuyuda yalnız başına feryat ederken bir ak­ rebin toprağı delip kendisine doğru yaklaştığını görür. Akrebi öldü­ rür. Akrebin geldiği noktadan iğne gözü kadar gün ışığının geldiğini fark eder. Cebindeki bıçak ile ışığın geldiği yeri büyütmeye çalışır. Açılan geniş delikten geçer. Çiçeklerle dolu, ortasında havuzu bulu­nan genişçe bir bahçeye girer. Havuzun çevresinde bir dizi oturaklar ve bahçede bir yığın yılan bulunmaktadır. Havuzun baş tarafında bulunan bir taht üzerinde oturmakta olan insan başlı, süt beyaz vücutlu bir yılan Camsab’a kendi diliyle hitap eder;

Hoş geldin insanoğlu … Benim misafırimsin, benden ve çevren deki yılanlardan korkma. Benim adım Yemliha’dır. Benim halkım ve insanoğullan beni Şahmaran diye tanırlar. Bu taht ve bu ülke Cenabı Hakkın bir ihsanıdır. Burada benim h i may emdesin, diyen Şahmaran, Camsab’a türlü türlü yiyecekler ikram eder.

Ey insanoğlu, benim ülkeme neden ve nasıl, hangi maksatla geldin? Bunu bana anlatır mısın? diye soran Şahmaran’a Camsab başından geçenleri anlatır.

Şahmaran Camsab’ın hikâyesinden sonra başını sallar:

İnsanoğlu nankördür, hilekârdır. Küçücük menfaatler karsısında başkasının muazzam zararlarına razı olur. Geçmişte insanoğlu bana çok zarar vermek istemiştir, diyen Şahmaran ile Camsab uzun uzun dertleşirler.

Camsab mutlu ve memnun bir halde uzun yıllar Şahmaran’ın güvenini kazanır. Biribirlerine uzun uzun hikâyeler anlatırlar. Uzun bir zaman sonra Camsab Şahmaran’a;

- Ey muhterem efendim! Ailemi çok özledim. Ne olur beni aileme kavuşturun! Bu lütfü bana bağışlayın, diyerek yalvarır.

Bunun üzerine Şahmaran;

- Camsab, ben sözümü tutup seni yurduna gönderirsem, sen de aynen bana söz verebilir misin ki, bir daha ömrünün sonuna kadar hamama girmeyeceksin? diye sordu.

Camsab cevaben;

- Ölünceye kadar hamam yüzü görmeyeceğime ve senin yerini yurdunu kimseye söylemiyeceğime yemin ederim, dedi ve yemin etti.

Şahmaran bu yemin üzerine, artık kanaat getirerek, Camsab’a biraz yolluk ve bir hayli de dünyalık ziynet, cevahir ve hediyeler vere­ rek, orada duran yılanlara hitaben; Bunu o bal kuyusundan dışan çıkarın, emrini verdi.

Yılanın Önüne katılarak bal kuyusundan çıkan Camsab, artık hür olmanın saadeti, sevinci içerisinde evine koştu, ailesine, sevdik lerine kavuştu. Ailesi büyük bir merak içerisinde Camsab’a beş yıldır nerelerde olduğunu sordular. Şahmaran’a verdiği sözü düşünerek hata yapmaktan çekinen Camsab:

Yeminliyim, söylemek istemem. Bunu benden sormayın, de yince, annesi;

Arkadaşların, senin dişi bir kaplan tarafından parçalandığını söylemişlerdi. O zamandan beri tam beş sene oldu. Azap ve keder içinde bu günleri geçirdiğimizi tahmin edersin herhalde. Buna rağmen sen bize bu ıstıraplı günlerin bir hesabını bile vermekten çekiniyorsun, dedi.

Camsab sordu:

Benim o hain ve vicdansız arkadaşlarını simdi nerededirler, sağ mıdırlar?

- Oğlum hepsi sağ. Ticaret yapıyorlar, çok zengin oldular. Bazen bize yiyecek ve para yardımı yapıyorlar. Hâl ve hatırımızı soruyorlar, Allah’a şükür, deyince Camsab dayanamadı:

Ana bunlardan birini çağınver. hadi var git, dedi. Anası:

- Oğlum onlar bizim ayağımıza hiç gelirler mi? Onlar zengin, yüksek insanlar. Yann sabah sen git, onları evlerinde ya da iş yerle rinde ziyaret et, dedi.

Camsab yine;

İşin aslı öyle değil ana. Sen var git söyle onlara, “oğlum geldi, sizi istiyor” de, onlar koşa koşa gelirler, dedi.

Gerçekten Camsab’ın annesi gidip bunlardan birisini bulunca adam telaş ve endişeye kapıldı. Diğer arkadaşlarını bulup, onlarla konuşup tartıştı, sonuçta hak ve adaletten korkarak, Camsab’tan af dilemeye, merhametini istemeye ve mallarının yarısını Camsab’a vermeye karar verdiler. Mallarının yarısını yanlarına alarak Camsab’ın evine geldiler. Camsab’ın elini ayağını öperek:

- Ey kardeşimiz Camsab. bizim cahillik ve kusurumuz büyüktür. Bizim ettiğimizi sen etme. Bizi sen affet, malımızın yansını sana ge tirdik. Gel barışalım, diye çok yalvardılar. Camsab bunlara yine acıdı ve kabahatlerini bağışlıyarak yeniden dost oldular.

Aradan yedi yıl geçti. Bu zaman içerisinde Camsab verdiği söz gereği hiç hamama gitmedi.

Camsab’ın yaşadığı ülkenin hükümdarı Keyhüsrev bir gün fena bir hastalığa tutulmuştu. Tüm vücudu kıpkırmızı yaralar içinde idi. Hekimler, ilaçlar fayda etmedi. Hastalık gittikçe arttı, ağırlaştı. Hekimler bütün ümitlerini kestiler. Çaresizliği kabul ettiler.

Keyhüsrev’in Şahmur isminde bir de veziri vardı. Sihir işlerinde Vezir kitaplarını karıştırırken, tek devanın Şahmaran’ın etini yemek olduğunu hükümdara söyledi. Keyhüsrev tellallar bağırtıp, Şahmaran’ın yerini bilene büyük vaadlerde bu­ lundu. Camsab verdiği söz üzerine ses çıkarmadı. Vezir yeniden bir hüküm çıkardı. “Şahmaran’ı gören bir kimsenin belden aşağısı balık gibi beyaz pullu olur.” Bunun üzerine bütün hamamcılara, halkın bedava yıkanmaları için emirîer verildi ve hamam masraflarının dev­ letçe ödeneceği bildirildi. Memurlara talimatlar verilerek, bütün halkın hamamlara gitmesi sağlandı. O sırada zorla da olsa Camsab’da hamama götürüldüğü için sır öğrenildi. Belinden aşağısı beyaz pullu olan Camsab yaka paça doğru hükümdarın huzuruna çıkarıldı. Keyhüsrev’in tedavisi için tek çarenin Camsab’ın elinde bulunduğunu kendisine anlatılarak. Şahmaran’ın yerini göstermesi emredildi.

Camsab kaçamak bir yol arar gibi:

Babam büyük bir hekimdir, belki de bir çare bulur. Ben ise mektepte bir şey öğrenemedim. Sanatta da çırak çıkamadım. Ben ne ilaç bilirim ki, dedi ise de Vezir ona:

Biz senden ilaç istemiyoruz. Sen bize Şahmaran’ı bul yeter. Buna karşılık hükümdar sana büyük ihsanlar verecek, dedi.

Camsab yine anlamamış gibi, kendini bir şeyden haberi yok gös terircesine:

- Şahmaran nasıl şeydir? Ben onu hiç görmedim, dedi.
Vezir:
- Şahmaran’ı sen görmüş olmalısın. Zira belinden aşağısı pullu senin, dedi.

Camsab:

- Benim vücudum doğma büyüme böyle pulludur, dedi ve sırrını vermedi. Camsab’ı zorla söyletebilmek için bir hayli dövdükten sonra cellada teslim ettiler. Camsab hayatını kurtarabilmek için, son bir çare olarak hiç olmazsa Şahmaran’ın kuyusunu göstermeyi kabul etti. “Nasıl olsa onu oradan çıkaramazlar, ben de ölümden kurtulu rum” diye düşünüyordu.

Fakat hiç de öyle olmadı. Camsab kuyuyu gösterince, vezir ku­ yunun başında sinirini kullandı. Okudu, üfledi ve nihayet Şahmaran bir yılanın başında tuttuğu altın bir tepsi içinde görüldü. Şahmaran etrafına bakıp Camsab’ı görünce:

İşte Camsab nihayet kanıma girdin. Ben insanoğluna itimat edilmiyeceğini biliyordum. Fakat ne çare ki yine aldandım. Başa ge len kaderdir, dedi.

Camsab utancından yerin dibine geçiyordu. Ağzını açıp cevap ve­ remedi. Kendisinin bu aşağı ruhlululuğunu. İhanetini bir türlü af edemiyordu. Rezil olmuştu.

Vezir Şahmur Şahmaran’ı tutmak için elini uzatırken, Şahmaran ona:

- Ey melun! Sen bana el sürme, yoksa hançerimle seni delik deşik ederim. Ey Camsab! Sen beni kucağına al götür, dedi.

Camsab, Şahmaran’ı kucağında götürürken ona:

Şahım, senden Keyhüsrev’in tedavisi için derman isteyecekler, dedi.

Şahmaran:

- Bu derman benim elimdir. Allah’ın dediği olur, ne yapalım! Eninde sonunda ölmeyecek miyim? Ey Camsab! Sana bir öğüdüm olsun. Sen bana belki de isteyerek kötülük ettin, fakat ben sana et mem. Bu melun beni sana belki de boğazlatacak. Sakın kabul etme. Sonra katil olursun. Bırak beni Şahmur kessin. Beni toprak ça nakta kaynatıp ilk suyumu sana içirmek isteyecekler. Sakın içme. O suyu ona içir. Eğer dediklerimi aynen yaparsan kazanırsın. Ben
nasıl olsa Öleceğim. Sen benim dediklerimi yaparsan, beni hayır dua ile anarsın, dedi.

Hükümdarın sarayına gelindiği zaman Camsab ağlamaya başladı. Şahmur buna öfkelenmişti:

- Sen deli misin? Bir yılan için ağlayacak ne var, diye bağırdı.

Vezir nihayet Şahmaran’ı tutup kesti. Üç parçaya böylerek, bir toprak çömlek içinde kaynatmak üzere ateşin üstüne koyduğu sırada hükümdarın bir yaveri gelerek onu saraya istedi. Vezir gider­ ken Camsab’a dönerek:

- Al bu şişeyi, içine Şahmaran’ın ikinci suyunu doldur. Ben içeceğim. Belimin ağrısına şifadır. İlk suyunu da sen iç. Her türlü hastalıktan korunur, kurtulursun, dedi.

Camsab Şahmaran’ın ilk suyunu şişeye koydu ve ikinci suyunu da kendi içti. Birden çömlekteki parçalar dile geldiler:

- Biz hükümdarın hastalığına dermanız. İlk uç gün başımı yedir. Dördüncü gün hamama götür, şifa bulur, dediler.

Koşarak gelen Vezir Şahmur, telaşla ikinci suyu sordu. Camsab şişeşe koyduğu ilk suyu Vezire uzattı. Şahmur’un karnı, aldanarak içtiği suyun tesiriyle davul gibi şişti. Kendisini yere can acısıyla atan Şahmur çırpına çırpına son nefesini verip öldü.

Bu olay Kehsûrev’e iletilince, telaşa düşen hükümdar derhal Camsab’ı huzuruna çağırdı:

- Şimdi Şahmur öldü. İlacı nasıl kullanacağımızı biliyor musun? Nasıl yapacağız? diye sorunca Camsab:

- Efendimiz hîç merak buyurmayınız. Ben ilacın nasıl kul lanılacağını iyice biliyorum. Yaralarınızı iyi edeceğim, diyerek Şahmaran’ın baş tarafını hükümdara yedirdi. O anda Keyhüsrev’in vücudunda bir kaşınma başladı. İkinci ve üçüncü parçalar da tesi rini gösterdi. Dördüncü gün hamama götürülen hükümdar, harnam dönüşü Camsab’ı sarayına kadar getirdi, kendisine başvezirlik müh rünü vererek, ona bir çok ihsanlar nail etti.

Şahmaran’ın ikinci suyunu içen Camsab, hikmet ve kimya il­ minde büyük başarılar elde etti, eserler verdi. Bu su ona akıl ve fera set, zekâ ve hafıza bahsetmişti. Camsab, bu suretle kalan ömrü boyunca meşhur ve mesut yaşadı. Biz ise O’nu, Lokman Hekim olarak bildik…
Gördüğümü görecekler diye ödüm geriliyor

nonconformıst
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 1768
  • Popülerlik: 0
Ynt: mitolojiden hikayeler ve efsaneler
« Yanıtla #19 : 12 Eylül 2007, 02:04:45 »
0
KIZ KULESİ EFSANESİ


Ovidius'un kaydettiği bir aşk hikayesidir. Hero ile Leandros adlı iki gencin hüzünlü aşkını anlatan bu hikaye, Hero'nun kuleden ayrılmasıyla başlar. Hero Afrodit'in rahibelerindendir ve aşka yasaklıdır.
   
Yıllar sonra Afrodit'in tapınağında yapılan bir törene katılmak için kuleden ayrılır ve orada Leandros ile karşılaşır. Birbirine aşık olan iki genç, Leandros'un gece kuleye gelmesi ile aşklarını kutsarlar. Kızkulesi her gece iki gencin gizli aşkına ve yasak sevişmelerine tanıklık eder. Leandros'un yüzerek kuleye geldigi fırtınalı bir günde Hero'nun yaktığı sevda ateşinin feneri söner. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros boğazın sularına gömülür. Sevgilisinin öldüğünü gören Hero da kendini Kızkulesi'nden boğazın sularına bırakır. Kavuşamayan aşıklara atfen anlatılan bu hikayeden başka bir de; Kleopatra'nın sonuna benzer bir sonun anlatıldığı yılan hikayesi vardır. Kehanete göre kralın birine, çok sevdiği kızı onsekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak öylecegi söylenir. Bunun üzerine kral denizin ortasındaki bu kuleyi onararak kızını buraya yerleştirir. Kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına, kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesin tenine süzülerek zehrini boşaltır. Kral, kızına demirden bir tabut yaptırarak Ayasofya'nın giriş kapısının üstüne yerleştirir. Bugün bu tabutun üstünde iki delik vardır. Yılanın, ölümünden sonra da onu rahat bırakmadığına dair hikayeler anlatılır. En son anlatılan hikaye ise Osmanlı Dönemi ile ilgilidir. Battal Gazi'nin askerleri ile Kızkulesi'ne baskın yaparak kuleye saklanan hazinelerin ve Üsküdar Tekfuru'nun kızını kaçırdığı ile ilgili hikayedir. Battal Gazi tekfurun kızı ve hazinelerini aldıktan sonra Üsküdar'dan atına atlayıp oradan uzaklaşmıştır. Çokça bilinen "Atı alan Üsküdar'ı geçti" lafı bu hikayeden gelir. Bu hikayeden günümüze gelen bir diğer şey de küçük kulemizin ismi ile ilgilidir. Diğer efsanelerdeki prenseslere de atfen Türkler buraya Kız-Kulesi ismini vermişlerdir. Antikçağ'da Arkla (küçük kale) ve Damialis (dana yavrusu) adları ile anılan kule, bir ara da Tour Leandros ismi ile ün yapmıştır.Şimdi ise "Kızkulesi" ismi ile bütünleşmiş ve bu ismi ile anılmaktadır.



Marmaris - Kız Kumu Efsanesi


Eski zamanlarda civarın kralının kızı ile bir balıkçı birbirlerine aşık olmuş. Ancak, kral kızı balıkçıya varamaz…Hal böyle olunca, kız ile delikanlı gizli gizli buluşuyorlar tabii… Kral baba bunu zaman içerisinde öğreniyor ve bir gece takip ettiriyor kızını… kizkumu Diyorlar ki; balıkçı denizden geliyor, kız kumsalda onu bekliyor, bulunduğu yeri ışıkla işaret ediyor delikanlıya…Ve kral kızı ile delikanlı, gün ağarana kadar aşk oyunları yapıyorlar birbirlerine…Kral bir gece askerlerine kızını yakalamalarını ve kumsalda ışıkla balıkçıya işaret göndermelerini buyuruyor Delikanlı ışığı görünce atlıyor kayığına ve kürek çekiyor bir manga askerin üzerine doğru… Kız askerlerin elinden kurtuluyor ve koşmaya başlıyor sevdiğini kurtarabilmek için ama koyun ta öbür ucuna yetişmesi imkansız…Ama sevda bu; kural falan dinlemez, atıyor kendini sulara… İşte o anda bir mucize gerçekleşiyor! Kızın adım attığı her yer kumsala dönüşürken peşinden koşan askerler bastıkça denize gömülüyor onca ağırlıkla…Kız kayığa kadar koşabiliyor… Ancak bir okçu tam o anda delikanlıyım hedefleyip salıyor okunu… Heyat!Kız ile delikanlı birbirlerine sarılmışlardır bile ve ok gelip kızla buluşuyor… Derler ki; o kumlar, kızın kanı denize karışınca kırmızıya boyanmış… Delikanlı ise aldığı gibi gidiyor kızı, sonrasını ne gören var ne duyan!…


ELENİ'NİN GÖZYAŞLARI (Alanya kalesi efsanesi)

# Alanya Kalesi ile ilgili pek çok hikaye anlatılır. Bunlardan biri de Bizans Tekfuru Argiles'in güzeller güzeli kızı Eleni ile ilgilidir. Ülkesini yağmalayan korsan Vasili'den yılan Tekfur, korsanı damat edinmeye karar vermiş. Ancak Eleni'nin gönlü, fakir bir çobandaymış. Eleni, babasının bu kararına şiddetle karşı çıkmış, 'Vasili ile asla evlenmem' demiş. Bunu gururuna yediremeyen Argiles, kızına ders vermek için onu Alanya Kalesi'nin zindanlarına kapatmış.

Eleni'nin daracık hücresinin, Damlataş kumsalına bakan tek bir penceresi varmış. Çünkü Tekfur, Eleni'ye Alanya'nın tüm güzelliklerini gösterirse, onun bu güzellikler karşısında hayata dönmek isteyip evliliğe yanaşacağını düşünmüş. Ancak Eleni, babasının beklediği gibi pişman olmamış, çobandan vazgeçip Vasili ile evlenmeye yanaşmamış, gece gündüz gözyaşı dökmüş. Alanya Kalesi'nden Damlataş'a uzanan kıraç tepe, Eleni'nin gözyaşları ile sulanmış. Ve bir süre sonra bu tepede defne, nar ve iğde ağaçları büyümüş.

O zamandan beri, Alanyalılar ne zaman yağmur yağıp da her tarafı defne kokusu sarsa, Eleni'nin hıçkırıklarını hisseder.



LOKMAN HEKİM VE ŞAHMERAN SÖYLENCESİ
Çukurova ve çevre illerde çok yaygın olan Lokman Hekim ve Şahmeran söylencelerinin değişik bir biçimi de İçel de anlatılır.
Lokman Hekim'in babası da kendisi gibi hekimdir. Ölmeden karısına bir defter verir ve 'Doğacak çocuğumuz eşsiz bir hekim olacak; bilgide yeryüzünde ona yetişecek kimse çıkmayacak. Bu defteri zamanı gelince ona ver," der. Bir süre sonra kadının bir oğlu olur. Adını Lokman koyar. Çağına geldiğinde, tüm çabalara karşın okuma-yazma bile öğrenemez. Evinin geçimini sağlamak için odun­culuk yapmaya başlar.
Bir gün yine odunlarını satmış, yorgun argın eve dönerken canı dolaşmak ister, kır yoluna sapar. Bir inilti duyar. Dönüp baktığında insan başlı, ak, yılan gövdeli bir yaratık görür. Çok korkar. Yılan: "Ey insanoğlu, benden sakın korkma. Ben yılanların padişahı Şahmeran'ım. Yaralıyım. Bana yardım edersen bir gün bunun karşılığını mutlaka öderim," der. Lokman Şahmeran'ı kucağına alır, söylediği yoldan bir mağaranın önüne götürür. Yılan birşeyler mırıldanır, mağaranın kapısı açılır. Burası eşsiz güzellikte bir yerdir.

Mağarayı bekleyen karayılan Şahmeran'ı sarayına götürür. Şahmeran kısa sürede iyileşir. Aradan kırk gün geçmiştir. Lokman artık eve dönmek istediğini söyleyince, Şahmeran gördüklerini kim­seye söylememesini tembih eder ve: "ölümüm insan elinden olacak, bunu biliyorum. Öldüğümü duyduğunda yapacağın şeyleri sana tek tek anlatacağım. Sakın unutma, dediklerimi aynen yapacaksın," der. Neyin hangi hastalığa iyi geldiğini, ilaçların nasıl hazırlanacağını bir bir anlatır.
Lokman eve döndüğünde bambaşka bir insan olmuştur. Tüm zamanını okumaya, yazmaya, Öğrenmeye ayırmaktadır.
Aradan uzun bir zaman geçer. Şahmeran sarayındaki billur suda evrenin tüm güzelliklerini izlerken, birden gözü Tarsus Beyi'nin kızına takılır. Kıza aşık olur. Yemeden içmeden kesilir. Günün bi­ rinde de kızın hamama gittiğini görür. Kızın güzelliği karşısında çılgına döner. Hamama gider. Islak mermerler üzerinden kayıp düşer. Hamamcı ve kızın hizmetkârları Şahmeran'ı göbek taşının üstünde öldürürler.
Günümüzde Eski Hamam'ın göbek taşı bu yüzden kutsal sayılır. Taştaki lekenin Şahmeran'm kanı olduğuna ve vücudunu buraya sürenlerin türn dertlerinden kurtulacağına inanılır.
Şahmeran'm öldürüldüğünü duyan Lokman Tarsus'a gelir. Tarsus Beyi amansız bir hastalığa yakalanmıştır. Vezirin baktığı fala göre Şahmeran'm gözlerini ve ciğerini yerse iyileşecektir. Vezir, Şahnıeran'da olağanüstü güçler olduğunu bildiğinden ilacı kendisi hazırlamak ister. Amacı Tarsus Beyi'ni öldürüp yerine geçmektir.
Lokman da ilacı hazırlamak isteyince Tarsus Beyi işi Lokman'a verir. Lokman, Şahmeran'm kendisine anlattığı gibi cansız gövdeyi üçe böyler ve her paftayı ayrı ayn kaynatır. Parçalar kaynarken, her biri hangi hastalığa iyi geleceğini söylemektedir. Bu sırada Lokman'ın yanına gelen vezir hasta olduğunu söyleyerek, insanlara olağanüstü güçler veren parçanın suyunu ister. Lokman vezirin kötü niyetini anlar. Kuyruk suyundan verir ve vezir ölür. Gövdenin ikinci suyunu kendi içer. Tarsus Beyi'ne de gerekli ilacı yapar. İlacı içen Bey iyileşir.
Lokman saraydan ayrılıp kırda yürürken birden tüm bitkiler dile gelir. Hangi hastalığa şifa olduklarını söylemeye başlarlar. Okuma yazmayı öğrenmiş olan Lokman bitkilerden duyduklarının tümünü yazmaya başlar. Böylece ünlü Hikmet ül-Lokman kitabı ortaya çıkar.



HISN-İ-MANSUR KALE

Efsaneye göre, Adıyaman kalesinin orta yerinde mil üzerinde dönen bir köşk varmış. Şu köşkte savaşı seyreden Arap kumandanının kızı, kaleyi kuşatan Türk kumandanını görür ve ona aşık olur. Kız Türk kumandanına haber göndererek kendisini almayı kabul ettiği takdirde kale anahtarını vereceğini söyler.


Bir gece gizlice Türklerin tarafına kaçan kızı, Türk kumandanı kabul eder ve kendisiyle görüşür. Bu sırada kız, elbiselerinin içinde bir şeyin kendisini rahatsız ettiğini söyler.


Elbiseleri çıkarıldığında kuru bir yaprağın vücudunu tahriş ettiği görülür. Bu duruma çok sinirlenen Türk Kumandanı "Baban seni kuru bir yapraktan dahi sakınır yetiştirdiği halde kendisine ihanet ettin. Kim bilir bize ne türlü ihanetler yaparsın", diyerek kızı öldürtür. Kale ve şehri yaptığı hücumlarla ele geçirir.



GEMİLER ADASININ PRENSESİ

          Kayaköy yakınlarındaki Gemiler Koyunda eskiden genç kızlar dokudukları kumaşları yıkarlarmış. Bu kumaş yıkama zamanı yörenin genç kızları için bir eğlence, bir şöylen niteliği taşırmış. Genç kızlar, denize atılan kumaşlarla deniz içinde oynaşırlar, bir ucundan tutulan kumaşlar adaya kadar uzatılır, kimin kumaşı adanın karasına önce değerse, onun muradı önce gerçekleşirmiş.

          Çok önceleri adada güzelliği dillere destan bir genç kız yaşarmış. Babası kral olan bu kızın güzelliğini gören ülkenin delikanlıları, hemen kıza aşık olurlarmış. Aşkları karşılıksız kalan bu gençler canlarına kıyarlarmış. Kral bu duruma o kadar üzülüyyorumuş ki, en sonunda kızının halka görünmesini yasaklamış. Denizi çok seven güzel prenses babasının yaptırdığı üstü kapalı bir galeriden denize iner, yüzermiş.



ÖLÜDENİZ VE BELCEKIZIN ÖYKÜSÜ

          Fırtınalı bir günde, Yediburunlar önlerinde bir baba ile oğulun gemisini yakalamış azgın sular, fırtınalar.

          Oğul bilirmiş buraları çünkü Belcekız adında yörede yaşayan bir kıza sevdalıymış. Kayalara yaklaşırlarsa bir koya girebileceklerini ve fırtınadan kurtulacaklarını söylemiş babasına. Baba ise kayalara çarpıp parçalanacaklarını, buralarda koy olmayıp yalçın kayalıklar bulunduğunu iddia eder dururmuş. Aralarında öyle şiddetli bir itiş-kakış başlamış ki, baba tam kayalara çarpacaklarını sandığı an, oğlunu bir kürek vuruşuyla denize atıp dümene geçmiş. Bir de bakmış ki deniz dönüyor, dümdüz, çarşaf gibi bir koya dönüşüyor.

          Baba gemisiyle bu koya sığınmış. Gemisi ve yükleri kurtulmuş ama oğlunun da ölüsüne yanmış tutuşmuş. Günlerce yas tutmuş, denize ağlamış. Gözyaşları, haykırışları boncuk boncuk kumsallardan sekerek karşı yamaçları sarmış. Belcekız sevgilisinin öldüğünü duymuş ve kendisini denize atarak sevgilisine kavuşmayı düşlemiş. O günden sonra, Oğulun öldüğü yere Ölüdeniz ve kızın öldüğü yere de Belcekız denmiş.

Ölüdeniz Efsanesi

Efsaneye göre; bir zamanlar denizci bir baba oğul engin maviliklerde denize açmışlar. Genç denizci su almaya gittiği koyda Belcekız adlı dünyalar güzeli bir genç kıza aşık olmuş. Her fırsatta su alma bahanesiyle ortalardan kaybolup Belcekız'ı görmeye gidermiş. Bu ilk görüşte aşk, zamanla çok güçlü duygulara kavuşmuş. Her gün kaçamak bir şekilde buluşmaya başlayan genç aşıklar bu eşsiz koyda daha büyük bir aşkla yaşamaya başlamışlar. Günün birinde baba-oğul denizde yol alırken çok güçlü bir fırtına çıkmış. Gemi bir o tarafa, bir bu tarafa savrulurken, genç denizci babasına; "çok yakınlarda sakin bir koy var oraya gidelim demiş" babası ise genç denizcinin bu söylediğine inanmamış. Oğlunun aşık olduğu genç kızı görmek için böyle bir yalan uydurduğunu düşünmüş. Genç denizci yalvarmış, yakarmış ama babasını inandıramamış. Genç denizcinin ısrarları üzerinde iyice sinirlenen baba oğluna bağırmaya başlamış.

Bir yanda dalgalar bir yanda ise oğlunun ısrarları karşısında iyice sinirlenen baba, gemiyi dalgalardan kurtarmaya çalışırken, yanlışlıkla çarpan kürek darbesiyle genç denizciyi suya itmiş. Genç denizci kısa bir süre içinde dalgaların arasına kaybolmuş. Babası üzülmüş, ağlamış, kahrolmuş. Dalgalar yavaş yavaş gemiyi sakin bir koya sürüklemiş ve babası bu sakin, kıpırtısız koyu görünce oğluna haksızlık ettiği anlamış ama iş işten geçmiş. Ertesi gün genç denizcinin cesedi dalgaların etkisiyle sahile vurmuş, hiçbir şeyden habersiz mutlu mutlu sevdiği erkeğe kavuşmayı bekleyen Belkcekız ise bir anda genç denizcinin sahile vuran cesedini görmüş. Genç kız bu acıya dayanamayarak intihar etmiş. O zamandan sonra genç kızın intihar ettiği yere Belcekız, genç denizcinin öldüğü yere ise Ölüdeniz denmiş.
« Son Düzenleme: 12 Eylül 2007, 02:51:44 Gönderen: nonconformıst »
Gördüğümü görecekler diye ödüm geriliyor

nonconformıst
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 1768
  • Popülerlik: 0
Ynt: mitolojiden hikayeler ve efsaneler
« Yanıtla #20 : 12 Eylül 2007, 02:29:49 »
0
                                SARIKIZ EFSANELERİ


Ayvacık yöresinden Cılbak Baba adında bir çoban karısı ölünce küçük yaştaki kızı ile Edremit'in Güre köyüne gelir . Oradan da Kavurmacılar köyüne yerleşir. Güre köyü'nden birinin koyunlarına çoban girer . Kışları Kavurmacılar Köyünde , yazları da Baba (Kaz ) dağında geçiren Cılbak Baba kızını yanından ayırmaz. Ona da boş kalmaması için bir miktar Kaz alır .Dağa birlikte çıkar inerler . Cılbak Baba yaşlanmaya , kız büyümeye başlayınca ikisinde de ermişlik olayları görülmeye başlar .Örneğin yaz ayları yaklaştığında koç'un boynuzuna dolanan yılandan dağa çıkma zamanının geldiğini ve sonbahar başlangıcında yine bir yılanın koç boynuzuna dolanmasıyle kışlaya göç etme zamanının geldiğini anlamaları , Cılbak Babanın ıstanbul'daki kardeşi Mesci Baba'ya mendille kar götürmesi ve tavanda asılıyken erimeye başlayan kar'ın suyunu Mesci Baba'nın "Babamoğlu dağ başında evliyalık olmaz ,topla kendini " ikazıyla durdurması, diğer ve çobanlar koyunları için çardak yaptığı halde onun çardak yapmıyarak koyunlarını ince bir bulutla Güneşten koruması havalandırması gibi. Kıza gelince, bir gün kızın kazları havalanarak Bayramiç ovasına inip yaz mahsulüne zarar verince şikayet gelir. Baba kızını ikaz eder. Bundan haberi olmadığını söyleyen kız, eteğine doldurduğu taşlarla yaklaşık 1 km. çapında bir avlu çevirir. Bundan sonra kazlar bu avludan dışarıya çıkmamış .Buraya "Kaz AVLUSU " denmektedir. Kartalçimen çeşmesi bu avlu içinde bulunmaktadır . Baba yaşlanınca Hac'ca gitmek ister ve kızını Güre köyünde bir imam ailesine emanet eder . Uzun süren Hac zamanında köy delikanlıları kıza evlenme teklifinde mulunurlar . Kız bu teklifleri kabül etmeyince bunu gurur meselesi sayarak yorumlar üretmeye başlarlar .Yorumlar kısa sürede dedikoduya ve iftiraya dönüşür . Baba Hac'dan dönünce dışlanır ve kızını öldürmeye karar verir .Evden çıkınca kıza bozuk yumurta atanlar olur .Bu nedenle kıza çocuklar ona "Sarıkız" adını verirler .Köyün kenarına çıkıldığında Sarıkız kendisine hakaret edenlere bunun yanlış olduğunu kabul ettiremeyince beddua eder. ..........


------------------------------------------

Baba ile Sarıkız şimdiki Sarıkız tepesine çıktıklarında baba abdest almak için kızından acale su ister .Ancak verilen suların tuzlu olduğunu gören baba tatl su ister .Anında verilen tatlı sudan şüphelenen baba ,niçin tuzlu su verdiğini sorar . Kız'da " Acele ettiğin için denizden alıverdim" cevabını verir. Bu durum karş sında kızının ermiş olduğunu anlayan baba pişman olur .Kızına "kızım ben sana inanmamakla büyük hata ettim .Senden özür dilesem beni affedersin ama senin yüzüne bakacak halim kalmadı .En iyisi sen beni burada bekleyedur ben şöyle bir gezip geleyim " diyerek kızı yalnızlığa terkeder .Baba görünmez olunca dağ n üzerine korkunç derecede siyah bir bulut çöker . Çobanlar bunun tehlikeli olabileceğini düşünerek kendilerini korumaya alırlar. Saatler sonra kalkan bulutun ardından çobanlar çevreyi gezdiklerinde onları iki ayrı tepe üzerinde ölmüş olarak bulurlar.

Oralara gömerek taşlardan türbeler yaparlar. Olay nesilden nesile anlatılıp gelirken çobanlar bir gün Kırklar Tepesi Düzlüğü'ne pamuk gibi bir bulutun indiğini görürler. Bunun hayırlı bir bulut olabileceğini yorumluyarak yanına gitmeye karar verirler. Yaklaştıklarında bulut açılarraak hafif sis şekline gelir .Bunun içinde saçlı ve sakallı kırk tane şahıs büyük bir daire olarak semah oynamaya başlarlar . Bundan çok etkilenen çobanlar semaha ara verildiğinde onlara " Biz sizleri çok sevdik .Siz kimsiniz? Nereden gelip nereye gidiyorsunuz ?" diye sorarlar. Onlar da "Bize kırk (+=) evliyalar derler .Biz destekçi grubuz .şu anda Türk orduları Avrupaya ayak basmaya gidiyor. Onlara destek vermeye gidiyoruz ."cevabını verirler .Tarih olarak bu olayın 1356 yılına rastladığı anlaşılmaktadır. Semah yeniden başlayınca sis de koyulaşmaya başlar, Pamuk gibi olunca uçup Avrupa ufkunda kaybolurlar.

-------------------------------

Çok uzun yıllar önce bu dağda güzelliği dillere destan bir kız yaşarmış, Sarıkız derlermiş onun adına, uzun sarı saçlarından ötürü, tüm köy delikanlıları aşıkmış bu Sarıkız'a... fakat onu çekemeyenler onun hakkında bir dedikodu uydurmuşlar, sözde Sarıkız kötü yola düşmüş, başka başka insanlarla yatıp kalkıyorumuş diyerek, Sarıkız bu söylentilerin yalan olduğunu biliyor ama babasının bu söylentilerden etkilenmesini de gururuna yediremiyorumuş, çareyi dağın zirvesine kaçmakta bulmuş. Bir zaman sonra Sarıkız'ın babası söylentilere dayanamayıp kızını öldürmek için dağa çıkmış, bir de bakmış Sarıkız orada kazları besliyor ve davranışlarından hiç de kötü yola düştüğü anlaşılmıyorumuş, bir baba için evladını öldürmek kolay değil tabiki, önce bir namaz kılayım demiş ve Sarıkız'dan abdest alması için su istemiş, Sarıkız ibriği tuttuğu gibi aşağıdan suyu almış ve babasına uzatmış, babası nereden buldun demeden ağzına aldığı suyun tuzlu olduğunu anlamış ve oracıkta bayılmış. Sarıkız dağın zirvesinden uzandığı gibi denizden ibriğini doldurmuş.

---------------------
türküsü oluyor buda herhalde ;D ::)


SARIKIZ
Küçücüktün küçücüktün Kazdağında yaşarken
Çalışkandın, dürüsttün, günahsızdın Sarıkız.
Koyunların ardından dağdan dağı aşarken
Olacaksın yörene iyi örnek Sarıkız.

 

Koyun güttün yıllarca uğraştın sabanla
Haşır neşir olurdun arkadaşın yabanla
Annen ölünce kaldın baş başına babanla
Ömründe hiç görmedin düğün demek Sarıkız.

 
Sonraları büyüdün güzel bir genç kız oldun
Baban Hacca gidince sen sararıp soldun
Gençlere yüz vermedin başın saçını yoldun
Cılk yumurtadan sonra adın artık Sarıkız.

 
Binbir yalan dolanla babanı kandırdılar
Kara leke sürmeye elleri bandırırlar
Seni dağa attırıp vahşice yandırdılar
Çektiğin çilelerle ermiş oldun Sarıkız.

 
Dağlarda tek başına garipçe kalakaldın
Yaşamak için elbet çevrende önlem aldın
Kaz sürüsü edinip onları dağa saldın
Dilden dile ulaştın ermişlikte SARIKIZ...
« Son Düzenleme: 12 Eylül 2007, 02:35:04 Gönderen: nonconformıst »
Gördüğümü görecekler diye ödüm geriliyor

nonconformıst
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 1768
  • Popülerlik: 0
Ynt: mitolojiden hikayeler ve efsaneler
« Yanıtla #21 : 12 Eylül 2007, 02:48:10 »
0
FERHAT İLE ŞİRİN

Efsaneye göre Ferhat, Persler döneminde yaşamış ünlü bir nakkaştır. Sultan Mehmene Banu'nun yeğeni Şirin için yaptırdığı köşkün süslemelerini yaparken Şirin'i görür ve birbirlerine sevdalanırlar. Ferhat, Sultan'a haber salarak Şirin'i istetir. Sultan,yeğenini vermek istemez. Ferhat'ı oyalamak için dağı delip şehre su getirmesini şart koşar. Ferhat, zekası, teknik bilgisi, bilek gücü, aşktan aldığı kuvvetle dağı deler.

Mehmene Banu, dağı delip suyun akacağı kanalı tamamlamak üzere olan Ferhat'ın yanına yaşlı dadısını göndererek, Şirin'in öldüğü haberini ulaştırır. Ferhat, bu acı haber üzerine, elinde tuttuğu külüngü havaya atar, düşen külünk Ferhat'ın başına isabet eder ve Ferhat orada ölür. Ferhat'ın acı haberini alan Şirin korku ve heyecanla olayın geçtiği kayalığa gelir.Ferhat'ın öldüğünü görünce bu acıya dayanamaz ve kayalıklardan aşağı yuvarlanarak, orada can verir. Her iki sevgiliyi, can verdikleri kayalıklarda yan yana gömerler.

Bu aşk öyküsünün Karagöz oyunlarındaki işlenişi ise şöyle :

Hacıvat tarafına Şirin’in köşkü, Karagöz tarafına ise dağ kurulur. Hacıvat’ın tegannîsinden sonra perdeye gelen Karagöz Hacıvat’a “Kendi tarafına köşk benim tarafa ise moloz yığını koymuşsun” diye sitem eder. Bunun üzerine Hacıvat Ferhat ile Şirin öyküsünü anlatmaya başlar. Bu sırada Karagöz ile Hacıvat çekilirler ve olay canlanır.

Ferhat ile Şirin birbirlerini çok severler. Fakat Şirin’in annesi Şirin’i Ferhat’a vermek istemez. Hacıvat’ın araya girmesi sonucu Şirin’in annesi bir şart koşar. Amasya şehrinde su yoktur, eğer Ferhat Elmadağı'nı kazması ile yarıp şehre su getirirse Şirin’i vermeye razı olacaktır.

Ferhat Hacıvat’tan bir külünk bulmasını ister. Hacıvat Karagöz’e giderek bir külünk ısmarlar. Külüngü zamanında yetiştiremeyen Karagöz evden kendi kazmasını getirir. Ferhat dağı kazma ile yararak şehre su getirmesine rağmen Şirin’in annesi Şirin’i vermeye razı olmaz, büyücü bir kadın bularak onları ayırmak ister. Büyücü kadın Ferhat’a gelerek Şirin’in öldüğünü söyler. Ferhat büyücü kadını öldürür, tam kendi canına da kıymak üzeredir ki Karagöz gelerek Şirin’in ölmediğini söyler ve iki sevgiliyi birbirine kavuşturur ...

LEYLA İLE MECNUN


Leyla ile Mecnun'un aşkları bir Arap efsanesine dayanmaktadır . Bu efsanede Mecnun mahlasıyla şiirler söyleyen Kays ibni Mülevvah adlı bir Arap şairiyle Leyli ( Leyla ) adlı bir Arap kızın arasında geçen ve ayrılıkla sona eren bir aşk serüveni anlatılmaktadır .

Söylentiye göre Kays ile Leyla kardeş çocuklarıdır .Küçük yaşta birbirlerini severler . Kays'ın Leyla için söylediği şiirler dillerde dolaşır .Leyla'nın babası ,adını dillere düşürdüğü için kızının Kays'la evlenmesini önler .Leyla başka biriyle evlendirilir .Kays çöllere düşer .Mecnun (deli ) diye anılmaya başlar .Ayrılık acısına dayanamayan Leyla kederinden ölür . Mecnun bunu duyunca onun mezarının başına koşar ve o da orada can verir .

Bu efsane Arap edebiyatında X. yüzyılda çok yaygın bir hale gelmiş ,Mecnun'a ait olduğu söylenen şiirlerin arasına nesirler de eklenerek hikaye haline getirilmiştir .Bu konu daha sonra Fars ve Türk edebiyatlarında da işlenmiştir . Bunların arasında en ünlüsü Fuzuli'nin yapıtıdır ( 1535)

Aşağıda okuyacağınız küçük hikaye Fuzuli`nin Leyla vü Mecnun adlı mesnevisinden alınmıştır.

Kays, bilinen adıyla Mecnun, Leyla`nın aşkından kendisinden geçip yarı meczup bir halde çölde giderken, namaz kılmakta olan bir dervişin önünden geçer. Derviş hemen namazını selamlayıp, Mecnun'a "Namaz kılan birinin önünden geçilmez, bunu bilmiyor musun?" diye çıkışır. Mecnun cevap verir "Ben Leyla'nın aşkından öyle bir hale geldim ki, senin burada namaz kıldığını görmedim bile, sen nasıl bir aşkla namaz kılıyorsun da benim senin önünden geçtiğimi görüyorsun?"

Leyla ve Mecnun'un hikayesi Türk Halk edebiyatının da etkilemiş ve Leyla ile Mecnun adıyla bir Karagöz oyunu haline getirilmiştir .

Karagöz oyunlarında işlenen Leyla ile Mecnun hikayesi ise şöyle :

Oyunun başında Leyla ile Mecnun birbirlerine olan sevgilerini şiirlerle dile getirirler. Aralarında bir gül ağacı vardır. Zebani gelerek gül ağacını alır ve yerine karaçalı koyar. Karagöz bu karaçalıyı almak isterken zebani Karagöz’ü kaldırıp baş aşağı kara çalının üzerine atar. Hacıvat gelerek Karagöz’e Leyla ile Mecnun’un hikayesini anlatarak, Zebani’nin kara çalıyı onları ayırmak için koyduğunu söyler.

Perdeye içinde Leyla’nın babası ve annesinin olduğu bir kervan gelir. Hacıvat onlara bir ev bulur. Daha sonra Mecnun’un babası olan Halepli Haşim gelir. Hacıvat Leyla’nın anne ve babasının olduğu yere ergeç Mecnun’un da geleceğini söyler. Mecnun gelip Leyla’ya olan aşkını Hacıvat’a anlatır ve ondan yardım ister. Bu esnada bir aslan gelip Karagöz’ün köpeğini yutar. Leyla’nın babası kızını Mecnun’a istemeye gelen Hacıvat’ı kovar. Hacıvat, Karagöz’ün ninesi olan Cazu’dan yardım ister. Cazu nine Leyla’nın babasına giderek eğer kızlarını Mecnun’a vermezlerse Leyla’nın öyleceğini söyler.

Bunun üzerine Leyla’nın babası kızını Mecnun’a vermek için üç şart koşar. Birincisi Mecnun çok sevdiği dişi ahuyu öldürecektir. İkincisi aslan ile boğuşup onu da öldürmesi. Üçüncüsü ise yedi başlı ejderhayı öldürmesi. Karagöz Mecnun’a bir bıçak verir. Mecnun kendi isteğiyle ahuyu öldürür. Daha sonra aslan ile ejderhayı da öldürür ve koşulları yerine getirmiş olur. Zebani iki sevgilinin kavuşmasını engellemek amacıyla araya yine kara çalı koyarsa da Mecnun bıçağı ile karaçalıyı kesip atar.
Sevgililer birbirlerine kavuşurlar ve kervanla memleketlerine dönerler ...

KEREM İLE ASLI

Bu aşk hikayesinin Aşık Kerem ya da Kerem Dede diye anılan Azerbaycan yöresi halk şairinin aşk serüvenini konu eden şiirleri halk arasında yayıldıktan sonra adı bilinmeyen halk hikayecileri tarafından bu şiirler çerçevesinde oluşturulduğu ileri sürülür .( XVII. yy. )

İsfahan Padişahı'nın oğlu Kerem keşiş kızı Aslı'ya gönül verir .Ancak din ayrılığı yüzünden onunla evlenmesi mümkün olmaz . İlden ile göçen keşişle kızı Aslı'nın ardından uzun yolculuklar yapan delikanlı Halep Paşası'nın emri üzerine Aslı'yla evlendirilir .Ancak düğün gecesi keşişin kızına giydirdiği gömleğin düğmeleri bir türlü çözülmeyince Kerem ah edip yanarak ölür . Onun külleri arasında kalmış kıvılcımla Aslı'da saçlarından tutuşup can verir .

Hikaye boyunca Kerem arkadaşı Sofu'yla birlikte uzun yollar aşar . Anadolu'nun birçok yerini gezer ,Hanlarda kahvelerde şiirler söyler ,yollara , dağlara , akarsulara, hayvanlara Aslı'ya benzettiği güzellere şiirler söyleyerek derdini anlatır .Aslı'yı yakından görebilmek için kızın annesine bütün dişlerini çektirir .

Hikayeye olağanüstü ögeler de karışmıştır .İki sevgilinin doğumları bir dervişin verdiği sihirli elmayla olmuştur .Zorda kalan Kerem'i Hızır kurtarır .Dağlar ırmaklar o şiir söyleyince geçit verir .

Sevgilisine kavuşma yolunda çileler çeken ve onun uğrunda yanan Kerem , modern edebiyatta bir ülküye bağlanıp can verebilen kahramanın simgesi sayılmıştır .

YUSUF İLE ZÜLEya

Divan edebiyatında birçok şairin mesnevilerine de konu olan bu aşk öyküsü Kur'an-ı Kerim'de "öykülerin en güzeli "diye isim bulmuştur . Yusuf sûresinde 98 âyet (4-101), Yusuf Peygamber'in ibretli hayat hikâyesinden söz eder.

Buna göre Yusuf Peygamber'in on bir erkek kardeşi vardır. Olağanüstü bir güzelliğe sahip olan Hz.Yusuf babası tarafından çok sevilmektedir. Onu kıskanan kardeşleri gezinti için kıra gotürürler ve kuyuya atarlar. Babalarına ise kanlı elbiselerini gösterip, onu kurdun yediğini söylerler. Yoldan geçen bir kervan, su çekerken Yusuf'u bulur ve Mısır'da Hazine Bakanı olan Azîz'e köyle olarak satarlar.

Sarayda ihtimamla yetişen Hz.Yusuf 'a Azîz'in karısı Züleya aşık olur ve onu yasak ilişkiye çağırır.Hz.Yusuf ona şöyle cevap verir: "Allah'a sığınırım. Efendim bana iyi baktı. Doğrusu zulüm yapanlar kurtuluşa eremez." Yüce Allah, o arada Hz.Yusuf'un da Züleya'yı arzuladığını, ancak ihlâslı bir kul olması yüzünden Yusuf'un bu kötülük ve fuhuştan korunduğunu belirtir.

Eşinin haksız olduğunu tespit eden Azîz, olayın hiç bir şey olmamış gibi kapanmasını istemişse de, dedikodunun önü alınamamıştır. Bunun üzerine Züleya dedikodu yapan hanımları yemeğe davet etmiş ve Yûsuf'u onların yanına çağırarak, şaşkınlık içinde meyve bıçakları ile ellerini kestiklerini görmüştür. Bununla, âşık olmakta haklı olduğunu göstermeye çalışan Züleya, Yusuf'un kendisine ilgi göstermemesi üzerine onun hapse atılmasını istemiştir.

Güzel bir kadının cinsel isteklerine uymak yerine yıllarca hapiste kalmayı tercih eden Hz.Yusuf bu konuda şöyle dua etti: "Rabbim, bana göre zindan, bunların beni çağırdığı şeyden iyidir. Eğer onların düzenini benden savmazsan onlara kayarım ve câhillerden olurum." Rabbi onun duasını kabul etti ve onların düzenlerini ondan savdı.

Mısır hükümdarı bir gece rüyasında yedi zayıf ineğin yedi semiz ineği yediğini ve yedi yeşil başakla yedi kuru başak gördü. Yorumcular bu rüyaya anlam veremediler. Bu arada zindanda bulunan Hz.Yusuf isabetli rüya yorumları ile ün yapmıştı. Kral onu yorum için saraya çağırdı. Ancak Yusuf, Züleya konusunda iftiraya uğradığını, bu eski davanın görülerek sonuca bağlanmasını istedi. Böylece temize çıktıktan sonra rüyanın yorumunu yapabileceğini söyledi. Gerçekten sorguya çekilen Züleya ve dedikoducu kadınlar doğruyu söylediler. Hz.Yusuf belge ve delillerle temize çıkınca rüyayı şöyle yorumladı:

Yedi yıl çok bolluk, ondan sonra da yedi yıl kıtlık yılları gelecek. Kral, tedbir olarak ne yapmak gerektiğini sorunca Hz.Yûsuf, ekonomik ve mali işlerin başına kendisi getirildiği takdirde bu kıtlık ve darlık yıllarına çare bulabileceğini söyledi.Bu göreve getirilen Hz.Yusuf , ilk bolluk yıllarında halkı tasarrufa teşvik etti, tüm fazla hububatı depolara yerleştirdi. Bu arada, halk ellerindeki altın, gümüş gibi değerli eşyasını da Hz.Yusuf 'un emanet depolarına teslim etmişti. Bunların eline emanet bıraktıkları şeylerin miktar ve niteliklerini belirten makbuzlar veriliyordu. İşte bu makbuzlar J. Dobretberger gibi iktisatçıların belirttiği gibi M. Ö. 1600 yıllarında Ortadoğu' da elden ele kâğıt para gibi dolaşmaya başlar.

Rivayete göre Mısır Melik'i Hz. Yusuf'a taç giydirmiş, kılıç kuşatmış ve inci ile yakut işlemeli bir taht yaptırmıştır. Ancak Hz.Yusuf son ikisini kabul etmekle birlikte, taç giymeyi kendisinin ve atalarının giydiklerinden olmadığını söyleyerek reddetmiştir. Ülke kısa sürede Hz.Yusuf 'un adaletli yönetimi ile onun nüfuz ve iktidar alanına girmiştir. Bu arada Hazine Bakanı Aziz vefat etmiş, eşi Rail, diğer adı ile Züleya, Melik tarafından Yusuf'la evlendirilmiştir. Bir mucize olarak gençleşen Züleya, kocası iktidarsız olduğu için kız olarak Yusuf'la gerdeğe girmiştir. Bunun üzerine Yusuf Züleya'ya "Bu şekilde meşru olarak evlenmemiz senin haram olarak istediğinden daha iyi değil mi?" diyerek helal ile haram arasındaki farka dikkat çekmiştir. Züleya'nın Yusuf'tan Efrâim ve Menşa adlarında iki oğlunun dünyaya geldiği nakledilir...




BOŞKA İLE ADMİRA


Boşka ve Admira Yugoslavya parçalanmadan önce Saraybosna'
da yaşayan iki genç. Admira Müslüman, Boşka ise Sırp bir aileden. Ama ikisi de Saraybosnalı. Çocuklukları aynı mahallede geçer. Lise yıllarında bu iki genç birbirlerine aşık olup nişanlanırlar. 1992 yılının ilkbaharında Boşka ve Admira evlilik planları yaparken Bosna'da savaş başlar.

Bu tarihten itibaren bu iki insanın hayatlarına anlam kazandıran birçok şey savaşın acımasız ellerinde bir bir yok olup gider. Önce Sırp ordusunun Bosna'yı talan edip masum ve savunmasız insanları toplama kamplarında katletmelerini seyrederler. Sonra birlikte büyüdükleri insanların birbirlerine düşman oluşuna, oynadıkları sokakların, yaşadıkları evlerin yıkılışına şahit olurlar. Bütün bu karmaşanın içinde Boşka ve Admira'nın sarılıp tutundukları iki şey vardır: birbirlerine olan sevgileri, ve Saraybosna'ya tutkunlukları.

Birçok Saraybosnalı gibi Boşka ve Admira da hazırlıksız ve savunmasız yakalanırlar Sırp kuşatmasına. Yine de şehri terketmezler. Bu arada Boşka'nın birçok arkadaşı Saraybosna'yı çevreleyen Sırp çetelerine katılırlar ve Boşka'nın da katılması için baskıda bulunurlar. Boşka her seferinde reddeder.

Admira ile birlikte Saraybosna'da kalıp şehirdeki yaşlı ve düşkünlere yardım ederler. Onlar için yiyecek kuyruklarında beklerler. Kışın evlerine odun taşırlar. Kuşatma çemberi gün geçtikçe daha da daralır. Yaşam daha da zorlaşır. Bunun üzerine yaşadıkları yeri terkedip, şehrin merkezine yerleşirler. Bu arada Boşka'nin ailesi Sırbistan'a göçer.

Boşka ve Admira'nın Saraybosna'da verdikleri yaşam mücadelesi iki yıl sürer. Bu arada evlenirler de. 1994 ilkbaharında Sırbistan'a, Boşka'nin ailesinin yanına gitmeye karar verirler. Saraybosna'nın giriş-çıkışlarını tutan Sırp askerlerinden ve şehri savunan direniş gruplarından izin alırlar.

Geçiş günü gelir. Boşka ve Admira, önce Admira'nın ailesini ziyaret edip onlarla vedalaşırlar. Sonra askerlerin onlara söylediği geçis noktasına doğru yürürler. İkisi elele kilit noktasındaki köprüyü geçerler. Köprüden sonra bir iki adım attıkları sırada birkaç el silah sesi duyulur. Boşka ve Admira yere düşerler.

O anda mı ölürler, yoksa daha sonra mı bilinmez. Fakat, ölümde bile rahat bırakmaz savaş Boşka ile Admira'yı. Kimse yanaşamaz yanlarına on gün boyunca. Ailelerin girişimleri sonuçsuz kalır. Ne şehri savunan direniş grupları ne de Sırp askerleri kimseyi yaklaştırmazlar yanlarına. Boşka ve Admira kurtlara, köpeklere yem olurlar. Olay büyür, televizyona, gazetelere yansır. On gün sonra Boşka ve Admira'dan geriye kalanlar, aileler tarafından alınıp gömülür. Kurşunlari hangi tarafın ateşlediği bulunamaz. İki taraf da birbirlerini suçlarlar ..

İlknur SAYIBAS

TAHİR İLE ZÜHRE

Padişah kızı Zühre ile Vezir oğlu Tahir'in ölümle biten aşk serüvenini anlatan bir Türk halk hikayesidir. Sevgililerin birleşmesini Zühre'nin annesi var gücüyle engelller . Sürgüne gönderilen Tahir sevgilisi başkasıyla evlendirileceği sırada gizlice döner .Ama delikanlı öldürülür . Tahirin öldürüldüğünü duyan Zühre'de kendini öldürür .

Tahir ile Zühre'nin Karagöz oyununda anlatılışı da şöyle :

Zühre’nin babası Hacıvat’a bir kahya aradığını söyler, Hacıvat da Karagöz’ün bu işi yapabileceğini söyler. Karagöz eve kahya olarak girer. Tahir ile Zühre birbirlerini çok sevmektedirler. Zühre’nin babasının yanında kahya olan Tahir’in babası ölürken Tahir ile Zühre’nin evlenmelerini vasiyet etmiştir. Zühre’nin babası da evlenmelerini istemektedir. Tahir ile Zühre’yi yanına çağırarak bu fikrini onlara da söyler. Karısının da onayını almak için durumu ona da anlatır. Bu fikri kabul etmeyen Zühre’nin üvey annesi sonradan kabullenmiş gibi görünür. Odasına gittikten sonra Karagöz’ü odasına çağırarak Tahir’i kendisinin sevdiğini söyler.

Zühre ile evlenmesine engel olması için kocasına büyü yaptırır, Karagöz’e para vererek büyüyü kocasının sarığının içine koymasını ister. Karagöz, Zühre’nin babası uyurken büyüyü sarığının içine koyar. Zühre’nin babası uyandığında evlenme işinden vazgeçtiğini söyler. Tahir bu sevdadan vazgeçmeyeceğini söyleyince Zühre’nin babası seymenleri çağırarak Tahir’i Mardin’e sürgüne gönderir. Bir süre sonra Tahir kaçıp geri gelir ve Karagöz’e bu işi düzeltmesi için yalvarır. Karagöz bir punduna getirip Zühre’nin babasının sarığından büyüyü çıkarır. Birden kendine gelen Zühre’nin babası kızını Tahir’e vereceğini söyler. Olan biteni Zühre’nin babasına anlatan Karagöz iki sevgilinin kavuşmasını sağlar...

ARZU İLE KANBER

Birbirlerini kardeş sanarak büyüyen iki gencin asklarini anlatan ve 17. yüzyilda ortaya çiktigi sanilan Türk halk öyküsü. Konusu söyledir: Bir kervan, yolda eskiya baskinina ugrar. Baskindan yalniz küçük bir erkek çocugu sag olarak kurtulur. Bir aile tarafindan evlatlik olarak alinan çocuga Kanber adi verilir. Bir süre sonra bu ailenin bir kiz çocugu olur, adini Arzu koyarlar. Iki çocuk birbirlerini kardeş sanarak büyürler. Bir süre sonra aralarında ilgi veyakınlık başlar. Kardeş olmadiklarını ögrenince de evlenmek isterler. Arzu"nun annesi bu evlilige karsi çıkar ve kızını zengin bir tüccarla evlendirir. Ama adam kisa bir süre sonra ölür.Arzu ile kanber evlenmek için yeniden uığrasırlarsa da, anne engel olur. Asıklar bir rastlantı sonucu birbirlerini bulurlar. Kavusmanin heyecaniyla ikisi de bayilir. Sürekli olarak kızını izleyen kötü yürekli anne onlari gene ayırmak ister, ama gençlerin çevresi su ile kaplandigindan yanlarina ulasamaz. Az sonra iki sevgilinin gögüslerinden birer güvercin çikarak uçar ve böylece ikisi de orada can verirler


Sevgililer Günü'nün öyküsü

Aziz Valentine'ın öyküsü III. Yüzyıl'dan gelir. O dönemde Roma tahtında İmparator II. Claudius vardı, "Zalim" adıyla tanımlanan Claudius aşırı savaş ve askerlik tutkunuydu, her yetişmiş erkeğin muhakkak asker olmasını istiyor ve kimseye göz açtırmıyordu.

EVLİLİĞİ YASAKLADI
Öylesine ileri gitmişti ki, askerliğe engel oluyor düşüncesiyle evlenmeyi dahi yasakladı. Gençler şaşkındı, kimse sevdiği ile beraber olamıyor, Roma kenti sayısı gittikçe artan ve uzak ülkelerde öylen sevgililerinin ardından ağlayan kadınlar ve kızlarla dolmuştu. Kısacası aşk yasaklanmıştı. Bu sıralarda İmparator tüm Romalılar'ın 12 tanrıya tapmalarını aksi şekilde davrananların ve özellikle de Hıristiyanlar'la ilişkiye girenlerin ölümle cezalandırılacaklarını emretti.

Bu emre uymayanların arasında Aziz olarak kabul edilen filozof Valentinus'da vardı, gezerek dinsel vaazlar veriyor ve İmparator'un hatalı olduğunu anlatıyordu. Sonunda yakalandı ve hapse atıldı. Valentinus'un hapiste olduğu günlerde yaşananlar efsaneye dönüşerek günümüze kadar ulaşmıştır.

GÜZEL JULİA VALENTİNUS'A GİDER
Hapishaneyi korumakla görevli gardiyanın kızkardeşi Julia'nın gözleri doğuştan görmemektedir, gardiyan Valentinus'un anlattığı İsa ilgili öykülerin arasında körlerin gözlerinin açıldığını öğrenince, kardeşini gizlice Valentinus'un yanına getirir. Julia çok güzel ve zeki bir kızdır. Günlerce beraber olurlar, Valentinus ona Roma tarihini, doğanın yapısını, aritmetiği ve Tanrı'ya yönelmeyi öğretir. Julia, dünyayı Valentinus'un anlattıklarıyla görür, onun bilgeliği ile aydınlanır, güçlenir ve teselli bulur.

Bir gün sorar;
- "Valentinus, Tanrı gerçekten dualarımızı duyar mı?"
Aziz gülümser;
- "Evet, herbirini."
Julia;
- "Her sabah ve her gece ne için dua ettiğimi biliyyorumusun? Görebilmek için dua ediyorum, senin bana anlattıklarını görmeyi çok istiyorum.",
Valentinus;
- "Tanrı bizim için en iyi olanı yapar, yeter ki buna inanalım."
Julia, yere diz çöker ve;
- "Böylesine inanmak istiyorum, yardım et."
Beraberce duaya başlarlar. Birden hücrenin içersi altın renkli bir ışıkla aydınlanır ve Julia haykırır;
- "Valentinus, görüyorum, görüyorum."

14 ŞUBAT'TA ÖLDÜRÜLÜR
Valentinus duaya devam etmesini söyler. Ertesi gün Valentinus'un ölüm emri gelir, Aziz Julia'ya son bir not yazar, Tanrı'ya hep yakın olmasını öğütler ve notun altını "Senin Valentine'ından" diye imzalar. Mektup, ertesi gün Julia'ya ulaşır, o günün tarihi 14 Şubat 270'dir. Valentinus, sonradan Papa I. Julius tarafından "Porta Valentini" adı verilen bir kemer kapısının altına gömülür (Şimdi orada yani Roma'da Praxedes Kilisesi vardır.)

Julia, mezarın yanına pembe çiçekler açan bir badem ağacı diker. Günümüzde sevginin ve dostluğun simgesinin badem ağacı olması buradan kaynaklanır.








« Son Düzenleme: 12 Eylül 2007, 02:52:34 Gönderen: nonconformıst »
Gördüğümü görecekler diye ödüm geriliyor

nonconformıst
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 1768
  • Popülerlik: 0
Ynt: mitolojiden hikayeler ve efsaneler
« Yanıtla #22 : 12 Eylül 2007, 02:48:49 »
0
YILAN HİKAYESİ


Padişahla karısının bir türlü çocuğu olmuyyorumuş, ne yapmışlarsa bir türlü bir çocuk sahibi olamamışlar. Bir gün yaşlı, uzun sakalları olan beyaz bir adam saraya konuk gelmiş, padişah adamı çok sevip akşam yemeğine alıkoymuş. Yemekten sonra sakallı ihtiyar

"Galiba sizin meyveniz yok" demiş.

Padişah hemen atılmış,

"Her meyveden var, ne istersiniz?" demiş.

"Yok," demiş ihtiyar, "onu söylemiyorum, galiba sizin çocuğunuz yok, onu söylemek istiyorum."

Padişahla karısının gözleri dolmuş,

"Çok istedik, ama olmadı" demişler.

"Peki" demiş ihtiyar, "ben size bir yol göstereceğim, dediklerimi yaparsanız çocuğunuz olur. Ülkenin en ucundaki dağın tepesinde bir pınar var. Baharın yaza bağlandığı gece, tam sabah olurken, mehtap batmadan, güneş de çıkarken çırılçıplak o pınara girip yıkandıktan sonra, 'hayırlısı neyse olsun' deyip birbirinize kavuşacaksınız."

Yaşlı adam bunları söyledikten sonra odasına çekilmiş, ertesi sabah da kimseye görünmeden saraydan ayrılıp gitmiş. Padişahla karısı, büyük bir kalabalıkla yola çıkmışlar. Dağın başındaki pınara girip yıkanmışlar, sonra da çadırlarına çekilip yataklarına girmişler. Padişahın karısı,

"Allahım bize bir evlat ver de nasıl verirsen ver" demiş.

O gece padişahın karısı hamile kalmış. Aradan dokuz ay geçmiş. Doğum vakti gelmiş. Saraya ülkenin en ünlü ebelerini çağırmışlar. Ama sultan bir türlü doğuramıyyorumuş, ne yaparlarsa yapsınlar sultan bir türlü doğuramıyyorumuş. Kentte babasıyla ve üveyannesiyle yaşayan çok güzel ve çok fakir bir genç kız varmış. Padişah, öfkesinden karısını doğurtamayan bütün ebelerin başını vurdurtmuş. Bunu duyan kötü kalpli üveyanne, saraya gidip

"Benim bir üvey kızım var. Sultanı doğurtsa doğurtsa o doğurtur" demiş.

Bunun üzerine saraydan adam gönderip kızı çağırtmışlar. Kız başına ne geleceğini anlamış, doğru annesinin mezarına gitmiş, annesinden akıl syorumuş:

"Anneciğim ben ne yapacağım, hiç bir ebenin doğurtamadığı sultanı doğurtmak için beni çağırdılar. Benim de kellemi kesecekler."

Tam o sırada ak sakallı bir ihtiyar peydah olmuş mezarın yanında,

"Ağlama kızım" demiş, "ben sana ne yapacağını anlatacağım, dediklerimi yaparsan, kelleni kurtarırsın." Sonra kıza ne yapacağını anlatmaya başlamış. "Sultan benim dediklerimi tutmadı, hayırlısını isteyeceğine, ne olursa olsun dedi, bu yüzden de evlat yerine karnında bir yılan taşıyor şimdi, sen saraya gidince, hemen bir kazan süt isteyeceksin, sütü sultanın bacakları arasına yerleştireceksin, sütün kokusunu alan yılan da dışarı çıkacak."

BİR AŞKIN BİTİŞ HİKYESİ


Bu kadarmiydi diyor genc kiz

Bu kadarmiydi sevgin?

Delikanli alayli bir tavirla..

Ya ne sandin seni sevdigimimi?
Genc kiz yikilmisti telefon basinda

Birsey söyleyemedi agliyordu sessizce..

Bir ara delikanli kizin agladigini duydu..

Ne o yine konusmuyorsun agliyorsun demek....

Üzulme canim o da gecer..
Yoksa ben biraktim diyemi agliyorsun..

Olsun senin biraktigini söyleriz

Kiz hickiriklar icinde cikan boguk sesiyle...

Bardagi tasiran bu son söze dayanamadi...

Anlamadin ki sersem

Sen veya baskasi ne farkeder..

Ayriligimiza agliyorum

Sana ve senin acinacak haline agliyorum

Genc kiz oysa bunlari söylerkende seiyordu..

Daha öncede sevmisti, sevecekti

Ama yapilacak birsey yoktu

Bu sözler karsisindadirenen gururu vardi

Bir tarafta gurur bir tarafta sevgi..

Ve sonunda sevgi agir basti

Telefonu kapatirken delikanli..

Soguk bir tavirla "ELVEDA"dedi..

Kiz ise gururunu ayaklar altina alarak..

Hickirik sesiyle "SENI SEVIYORUM"dedi

Telefonu kapatirken delikanli düsündü..

Niye yapmisti oysa oda seviyordu

Ve sevdigini itiraf etmek icin tekrar aradi..

AMa gec kalmisti..

Telefon cevap vermeyince hemen kizin evine kostu..

Kalabalikti evin önü sasirdi ve..

Ardindan aci bir siren sesiyle irkildi..

Iceriden agzinin kenarinda kan bulunan soguk bir ceset cikti..

Delikanli yikildi ve gözyaslarini tutamadi..

ëlveda demedïm!uyan!dediysede uyanmadi genc kiz

Bir ara elindeki burusmus kagit parcasi ilisti gözü
Bugulamis gözlerini silerek okudu..



(Söyle diyordu genc kiz)


"TÜM SEVENLERE VE SEVILENLERE IBRET OLSUN!!

Martılar Neden Denizin üzerinde Uçarlar..


Bundan yüzyıllar önce deniz aşırı, çok güzel bir ülke varmış. Tabi her masalda olduğu gibi bu masalda da o ülkenin bir kralı ve tabii ki bir de prensesi varmış. Prenses dünyalar güzeli bir kızmış. Kralın emri ile her gün prenses dolaşmak için saray muhafızları ile birlikte sarayın dışına çıktığında ona bakmak yasakmış. Halk onun dolaşmaya çıktığı ilan edildiğinde eğilir ve gözlerini kapatır, ya da evlerine kaçışırmış. Onu görmenin bedeli ölümle cezalandırılırmış. Günlerden bir gün yine prenses dolaşmak için çıktığında... Fakir bir köylü delikanlı iradesini yenememiş ve yavaşça başını kaldırıp prensese bakmış ve başını kaldıran fakir delikanlı ile prenses o anda göz göze gelmişler... Tabii ki... Tahmin edeceğiniz gibi fakir delikanlı pensese inanılmaz bir aşkla tutulmuş. Prensesin de o derin bakışlarının boş olmadığını düşün en fakir delikanlı günlerce uyuyamamış ve ölümü bile göze almak pahasına, prensesi bir kere daha görmek için uğraşmış durmuş. Bu arada fakir delikanlıya da tutulan güzel prenses onun zarar görmemesi için günlerce kendini saraya kapatmış. Sonunda dayanamayan fakir delikanlı her şeyi göze alarak gizlice sarayın bahçe duvarına tırmanmış ve prenses ile bir kere daha göz göze gelmişler. Fakir delikanlı hemen duvardan atlamış ve prensesle konuşacağı anda saray muhafızlarına yakalanmış. Kralın karşısına gotürülen delikanlı nasıl olsa ölümle cezalandırılacağını bildiğinden krala prensese duyduğu aşkını anlatmış. Kral ölüm emrini vereceği anda prensesin yalvarışlarına dayanamayarak fakir delikanlıya başka bir ceza vermeyi kabullenmiş.

İŞTE HİKAYEMİZ DE ZATEN BURADA BAŞLIYOR.

Hemen bir gemi hazırlattıran kral gidilebilecek en uzaktaki adaya bir fener yaptırmış ve fakir delikanlıyı da o adada yanlız yaşamaya mahkum etmiş...Aradan bir kaç ay geçmesine rağmen prensesi unutamayan fakir delikanlı prensese olan aşkını kağıtlara dökmüş ve martılara anlatmaya başlamış... Artık bütün martılar fakir delikanlının prensese olan aşkından haberdarmış. Sonunda martılar bile fakir delikanlıyı anlamış ve yazdığı mektupları prensese gotürmeye başlamışlar... Ve zamanla prensesin de yazmış olduğu mektupları fakir delikanlıya gotüren martılar aracılığı ile aşkları iyice büyümüş; ta ki... Bir sabah sarayın bahçesinde kahvaltı yaparken prensesin odasının penceresine ağzında bir mektupla konan martıyı kralın görmesine dek. Tabii korkulduğu gibi olmamış... Ağlayarak kızına sarılan kral, hayvanların bile bu aşkı anlarken kendisinin anlayamadığı için kendisinden utandığını söyleyerek prensese hemen bir gemi göndertip fakir delikanlıyı getirtip kendisi ile evlendireceğini söylemiş. Buna çok mutlu olan prenses hemen fakir delikanlıya bir mektup yazmış ve olanları anlatmış. Tabii bu arada mektubu gotürmek için bekleyen martıya da her şeyi anlatarak bütün martıları düğünlerine çağırmış. Buna çok sevinen martı mektubu bir an önce ıssız adaya gotürmek için yola çıkmış. Tam yolu yarılamışken yanından geçen bir kaç martı arkadaşına haber verip hepsinin düğüne davetli olduğunu söylemek için gagasını açtığında mektubun düştüğünü farketmiş. Ve mektubu tüm martılar hep birlikte aramaya başlamışlar... Fakat bir türlü bulamamışlar. Bu arada prensesten mektup alamayan fakir delikanlı, yazmış olduğu mektupları göndermek için bir tek martı bile bulamamış... Biraz ilerisinde uçuyorlar fakat yanına gitmiyorlar ve mektubu arıyorlarmış... Prensesin kendisini unuttuğunu yahut istemediğini sanan fakir delikanlı martıların onun için gelmediğini düşünerek, fenerden kendisini kayaların üzerine atarak intihar etmiş. Ve malesef kralın gemisi adaya vardığında fakir delikanlının soğuk bedeni ile karşılaşmışlar...

İşte o gün bugündür, her şeyi düzeltmek için denizler üzerinde uçan martılar o mektubu ararlar. O mektubu bularak o inanılmaz sevgiyi ve her şeyi geri getiriceklerini sanırlar ve bu yüzden de hep denizler üzerinde uçarlar.


« Son Düzenleme: 12 Eylül 2007, 02:55:11 Gönderen: nonconformıst »
Gördüğümü görecekler diye ödüm geriliyor

nonconformıst
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 1768
  • Popülerlik: 0
Ynt: mitolojiden hikayeler, efsaneler ve masallar
« Yanıtla #23 : 12 Eylül 2007, 13:10:19 »
0
sizi bilmem ama ben oldum olası türk masallarını sevmişimdir (: ::)   


Yedi Başlı Ejderha

Evvel zamanda bir ülkeyi yöneten bir padişah varmış. Bu padişahın kırk oğlu olup en küçüğü on üç on dört yaşlarındaymış. Bu çocukların işleri, her ava gitmek, kuş avlamak, gezinmek eğlenmek gibi şeylermiş.

Günlerden bir gün padişah, kendi kendine, şu oğullarımı evlendireyim, diye düşünürken onları çağırır, bu düşüncesini kendilerine söyler.

Onlar da :

- Biz evleniriz, ama kendimiz gibi bir babadan bir anadan olma kızlar isteriz, derler.

Padişah da adamlar gönderip bir anadan olma kırk kız aratır. Adamlar her yeri gezip ararlar otuz dokuz kız bulur, fakat kırk kızı bulamazlar.

Padişah oğullarına :

- Ey, çocuklarım sizin istediğiniz gibi aynı anadan olma kırk kız bulunamıyor. Biri de başka ana babadan olsun, dese de bunlar razı olmazlar.

- Biz gider, kendimiz arar buluruz, bize izin ver, derler.

Bunun üzerine padişah :

- Varın gidin, ama size söyleyecek üç sözüm var, der.

- Nedir? diye sorarlar.

Padişah :

- Buradan çıkıp yolda giderken bir çeşmeye varacaksınız; orada sakın yatmayın. Bir de daha ilerde bir hana varacaksınız; orada da yatmayın. Ondan sonra bir kıra vardığınızda orada da yatmayın da başka her nerde yatarsanız yatın, der.

Oğlanlar :

- Peki baba, deyip atlarına binip giderler.

Yükte hafif, pahada ağır biraz öte beri alıp yola koyulurlar. O gün, akşama kadar yol giderler. Gide gide babalarının sözünü ettiği o çeşmeye varırlar. Akşam olur, hava kararır. Bunlar :

- Adam sende, kırk kişiyiz, burada ne olcak? Haydi, yatıverelim, geceleyin başka nereye gidebiliriz ki? deyip orada kalırlar. Atlarından inerler, yerler içerler. Yatar uyurlar ama küçük oğlan uyumaz…

Gece yarısı bir ses gelir. Oğlan hemen kalkar, kılcını çeker, kimseyi uyandırmadan doğruca o sesin geldiği tarafa gider. Gide gide görür ki yedi başlı bir ejderha geliyor.

Oğlanla ejderha birbirlerine iyice yaklaşırlar. Ejderha, oğlana saldırır. Ama hiçbir şey yapamaz. Böylece üç defa saldırıp alt edemeyince bu sefer oğlan :

- Ey koca ejderha, şimdi sıra bana geldi, diyerek kılıcını çeker, ejderhanın bir vuruşta altı başını birden keser, uçurur.

Ejderha :

- Er isen bir daha vur, der.

Oğlan da :

- Ben anamdan bir defa doğdum, iki defa değil deyince ejdarhanın bir kafası yuvarlana yuvarlana bir kuyu başına gider.

- Benim canımı yiyen, malımı da yesin, der kendini kuyuya atar.

Oğlan yanında bulundurduğu bir ipin ucunu bir kayaya bağlar, bir ipe sarılır kuyunun içine iner. Bir de bakar ki bir demir kapı. Kapıyı kırar, içeri girer; içeride büyük bir saray görür. Bakar ki sarayın kırk tane odası var. Hepsini birer birer açar, bakar. Görür ki hapsinin içi türlü türlü elmaslarla altınlarla dolu. Bir kapıyı daha açar, içeri girer ki kırk tane kız oturmuş gergef işliyorlar.

Bu kızlar, oğlanı görünce kalkarlar.

- Aman, in misin, cin misin sen buraya nereden geldin? derler.

Oğlan da :

- Ejderhanın başı ‘’ Benim canımı yiyen, malımı da yesin. ‘’ deyip kendini buraya atınca bende arkasından indim, der.

Meğer bu kızlar bir ananın bir babanın çocuklarıymış. Ejderha bu kızların ana babalarını öldürüp bunları da buraya koymuş.

Kızlar, ejdehanın öldüğünü işitince çok sevinirler. Oğlanın boynuna sarılırlar :

- Aman kardeşimiz, bizi sen kurtardın, Allah da senin işini rast getirsin, derler.

Oğlan, kızlara :

- Ben şimdi gideceğim, yukarıda benim kardeşlerim var; onları alayım, sonra sizi de alırım, der. Çıkar, gider; kardeşlerinin yanına varır, yatar.

- İşte. Ne oldum? Burada yattık da başımıza ne geldi? diyerek yine hazırlanır, yola çıkarlar.

Gide gide akşam olur, bir hana varırlar. Ortalık iyice kararır. Bunlar :

- Haydi yatalım, çeşmede yattık ne oldu ki burada ne olsun? diyerek atlardan inerler.

Küçük oğlan :

- Aman kardeşlerim, babamız bize buralarda yatmayın dedi. Elbet, onun bildiği bir şey var ki böyle söyledi, derse de bu oğlan onların en küçüğü olduğu için :

- Haydi, sen karışma, diye onu azarlarlar o da bir daha sesini çıkarmaz.

Bunlar, yine yerler içerler, uyku vakti gelince yatar, uyurlar. Küçük oğlan, belki bir şey olur diye uyumaz. Gece yarısı olunca karşıdan bir gürültü kopar. Oğlan, sessizce kalkar, kılcını alır, o gürültüye doğru gider. Bakar ki öncekinden daha büyük bir yedi başlı ejderha daha geliyor. Hemen buna karşı durur. Bu ejderha da oğlana ardı ardına üç kez saldırır ama bir şey yapamaz.

Sıranın kendine gelmesiyle kılıcını çeken oğlan ejderhaya bir kere vurunca ejderhanın altı başı birden kopup gider. Bir baş, yerinde kalır. O zaman ejderha :

- Er isen bir daha vur, diye bağırır.

O da :

- Ben dünyaya bir kere geldim, iki ker değil, deyince o baş yuvarlana yuvarlana gider, ‘’ Benim canımı yiyen, malımı da yesin. ‘’ diyerek kendini kuyuya atar.

Oğlan, bu başın ardından kuyuya iner. Bakar ki koca bir saray; içinde, dünyada olmayan şeyler var. Sonra, oradan çıkar, gelir, yatağa gider.

Sabah olur, hepsi uykudan uyanırlar :

- Işte, burada yattık ne oldu? Diyerek yine atlarına binerler. O gün, akşama kadar giderler. En sonunda bir kıra varırlar. O gece orada kalır; yerler, içerler, bir de yatma vakti gelince bakarlar ki, karşıdan bir inilti, bir gürültü geliyor. Hem de dağları devire devire…

Bu gürültüyü işitince hepsinin aklı başından gider. Hemen atlarına binerler, bir de görürler ki bir ejderha :

- Benim kardeşlerimi öldüren kimdir? Deyip bağırarak çağırarak geliyorlar.

O zaman, bunlar birbirlerine :

- Aman, ne yapsak, bunun elinden nereye kaçsak? demeye başlarlar.

Küçük oğlan da :

- Ya, ben size demedim mi, babamız da bize söylemedi mi? Ama siz dinlemediniz. Haydi bakayım, şimdi varın da derdinizi ejderhaya anlatın, deyince, ötekiler :

- Aman kardeş, bir şeydi başımıza geldi, sen bilirsin, bir şeyler yapalım da bu bela başımızdan gitsin, derler.

Oğlan bakar ki bunların hepsi korkuyor :

- Haydi, geri dönün; şu anahtarı da alın, geldiğimiz yerde bir kuyu vardır; o kuyunun içinde çok değerli mallar vardır. Onları alın ondan önceki kuyuya gidin o kuyuda birçok para ile kırk tane kız vardır. Onları da alın doğruca memlekete dönün. Bende bu ejderhayı öldürür, gelirim, der.

Onlar da geri döner, giderler. O kuyulardaki malları, paraları, kızları alırlar; doğru memleketlerine döner ve babalarına, başlarına geleni anlatırlar.

Biz gelelim, küçük oğlana…

Oğlan, ejderhe ile dövüşür, ama ne oğlan ejderhayı, ne de ejderha oğlanı alt edebilir. Bunun üzerine ejderha oğlana :

- Gel yiğit, benim bir işim var, o işimi görebilirsen, seni koyuveririm, der.

Oğlan da :

- Nedir işin? deyince :

- Ben, padişahının kızına aşığım. Kaç yıldır padişah ile o kız için kavga ediyoruz. Ama bir türlü kızı alamadım. Eğer, o kızı bana getirebilirsen, sana hiçbir şey yapmam, der.

Oğlan, başını kurtarmak için :

- Peki, getiririm, demek zorunda kalır.

Adına Çampalak denen bu ejderha, oğlana bir dizgin verir.

- Al bunu, filan çeşmeye git; oraya sabahleyin aygırlar gelir, hemen birinin başına bu dizgini geçir; üzerine bin. sana ‘’ Emret! ‘’ der; sen de ‘’ Beni Çinimaçine götür. ‘’ dersin. Aygır alır, seni oraya götürür, der.

Oğlan, dizgini alır, o çeşmeye gider bakar ki su içmek için birçok aygır geliyor. Hemen, dizgini bunlardan birinin başına geçirir; sırtına biner. Aygır da: ‘’ Emret! ‘’ deyince o da kendisini Çinimaçin’e götürmesini söyler.

Aygır, ‘’ Kapa gözünü, aç gözünü. ‘’ deyince oğlan bakar ki Çinimaçin’e gelmiş bile. Aygırdan iner, dizgini alır, aygır gider…

Oğlan kente gider, orayı burayı gezip dolaşırken bir kocakarı ona :

- Oğlum nerelerden gelip nereye gidiyorsun? diye sorar.

O da :

- Aman anne, bana bir yatacak yer bulunmaz mı? der.

Kocakarı :

- Gel oğul, seni evime götüreyim, bende konuk ol, diye yanıt verince, oğlan kocakarı ile döner, o gece orada kalır.

Geceleyin otururlarken, kocakarı ona :

- Aman oğul, sen buraya nereden geldin? Bu yerlere hiç kimse gelmezdi. Niçin dersen, bu padişahın kızına bir ejderha aşık oldu tam sekiz yıldır padişahla, o kızı almak için kavga ediyor. Bu yüzden de o ejderha, buralara kuş uçurtmayıp, kervan geçirtmiyor. Sen nasıl geldin? der.

Oğlan da :

- Aman, anne, o kız nerede oturur? diye sorar.

Kocakarı :

- Padişahın bahçesinde bir köşk vardır; orada oturur, hiçbir yer çıkmaz, diye yanıtlar.

Sabah olunca oğlan sokağa çıkar; doğru, sarayın bahçe kapısına gider; bakar ki sarayın kapısında bir ihtiyar bahçıvan oturuyor. Onun yanına gider :

- Aman bahçıvan, beni yanına çırak alır mısın? diye ricada bulunur.

Ihtiyar bahçıvan :

- Aman oğul, benim adamım var, seni ne yapayım? der.

Oğlan :

- Ama baba çok yoksulum beni de al, ben de geçineyim, filan diyerek bahçıvanı kandırır; bahçeye girer, ötede beride hizmet görür.

Bir gün bahçede çiçekleri sularken, padişahın kızı da pencereden bakar ve bu oğlanı görür. Oğlan pek yakışıklı olduğundan kız onu görür görmez aşık olur, oğlanı yanına çağırır, buraya nereden geldiğini sorar. Oğlan da kızı düşünde görerek aşık olduğunu, onu almak için geldiğini, kendisinin de bir padişah oğlu olduğunu söyler.

Kız, bu sefer :

- Aman, sen beni ülke dışında nereye götürürsen götür. Ben hem sana aşık oldum hem de beni almak isteyen ejderhadan kurtulayım, der.

Oğlan da :

- Peki, olur, deyip kızla sözleşir, bir gece kızla birlikte kentten çıkar, giderler.

Epeyce yol gidip, ejderhanın olduğu yere yaklaşırlar.

Oğlan, kıza :

- Ben seni Çampalak adlı ejderhaya götürüyorum, der.

Kız :

- Eyvah! Ben ondan kaçarken, sonunda onun eline mi düşeceğim? diye ağlayıp sızlamaya başlar.

Oğlan da :

- Canım ben seni ejderhaya götürüyorum, ama onun elinden sen de kurtulursun ben de kurtulurum. Bir yolunu bulup, onu öldürürüz. Sonra da ben seni alırım diyerek kızı aldatır.

Bunlar giderler, ejderha kızı görünce :

- Vay cananım, hoş geldin, diyerek kızı karşılar. Kız da başını kurtarmak için :

- Hoş bulduk, derse de her gün ağlar, sızlar…

Oğlan da ejderhanın gittiği vakitlerde kızın yanına gelerek der ki :

- Sen ejderhaya burada canının sıkıldığını söyle. Ona, tılsımının ne olduğunu sor. ‘’ Hiç değilse bununla eğlenir, vakit geçiririm. ‘’ dersin. Tılsımını öğrenince ejderhayı öldürmek kolay olur.

Oğlan, kızın yanından ayrılır, az sonrada ejderha gelir. Kız başlar ağlamaya… Ejderha, kızı çok sevdiği için, aklı başından gider.

- Aman sevdiğim, niçin ağlıyorsun? diye sorar.

Kız da :

- Sen gündüzleri gidiyorsun; benim, yalnızlıktan canım sıkılıyor. Senin tılsımın yok mu, söyle de bari onunla eğleneyim, der.

- Elmasım, benim tılsımım çok uzaklardadır, diye yanıt verir.

Kız da :

- Nerededir? diye sorunca :

- Uzak bir ülkede bir görkemli saray vardır, o sarayın içindedir. Kimse gidip onu alamaz. Kim giderse orada ölüp kalır, diye yanıt verir.

Kız da :

- Ben ne yapayım, öyle tılsımı, der ve işi fazla uzatmaz.

Sabah olunca ejderha gider. Kızın yanına oğlan gelir, tılsımı alıp almadığını sorar. Kız da ejderhanın söylediklerini oğlana aktarır.

Oğlan, ejderhanın vermiş olduğu at dizginini eline alır, deniz kıyısına gider. Dizgini denize vurur, bir deniz aygırı çıkıverir.

Oğlan :

- Beni falan ülkeye götür, deyince, gözünü kapayıp açıncaya kadar geçen bir süre içinde kendini o ülkenin bir sarayında bulur.

Aygır, oğlana :

- Işte senin gideceğin yer, şu karşıki dağın başında gördğün saraydır, der. Ama sen beni götürür, o sarayın kapısının halkasına dizginimden bağlarsın; ben de kişneyerek kapının halkalarını birbirine vururum; demeye kalmaz, kapı açılır; o açılan kapı, içerde bulunan aslanın ağzıdır…

Eğer kılıcınla o açılan kapıyı bir vuruşta ikiye böylebilirsen, kendini kurtarırsın, yoksa aslan, seni öldürür, diye açıklama yapar.

Oğlan, aygırla dosdoğru sarayın kapısona gider. Aygırın söylediği gibi, onu dizgininden kapıya bağlar. Aygır da bir kere kişner. Kapının halkaları çıngır çıngır birbirine vururunca, içerden çirkin bir ses duyulur ve kapı açılır.

Oğlan, hemen kılıcını çeker, bir vuruşta kapıyı ikiye biçer. Bir de bakar ki kapı meğer koskoca bir aslanmış! Aslanın iki parça olduğunu görünce karnını yarar, içinden bir kafes çıkar. O kafesin içinde de üç güvercin var, ama böyleleri dünyada hiç görülmemiş!

Oğlan, aman, şunların birini tutayım da biraz seveyim, diyerek birini kafesten çıkarır. Gel gör ki sevip okşarken elinden kaçırır… Güvercin, uçup gider, aygır da peşinden gider… Gide gide o kadar giderler ki aygır, havada kaybolur. Oğlan da başlar ağlamaya…

En sonunda aygır, güvercine ulaşır, onu tutar, aşağıya indirir. Oğlan, güvercinin başını kopardıktan sonra aygırın sırtına biner. Kafesi eline alır, yine göz kapayıp açıncaya kadar, ejderhanın olduğu yere kadar gelirler.

Oğlan, hemen güvercinin birini daha öldürüp öbürünü alarak ejderhanın evine gider. Bir de bakar ki ejderha yatmış, yerinden kalkamıyor…

Ejderha, oğlanın elindeki güvercini görünce :

- Nasıl olsa öyleceğim, o nedenle şu güvercini verin de biraz seveyim bari, diye yalvarmaya başlar.

Oğlan, ejderhanın yalvarmasına dayanamayıp, güvercini vermek için kafesten çıkarır, ejderhaya uzatır. Tam o sırada kız :

- Aman sevdiğim, ne yapıyorsun? diye koşar, güvercini oğlanın elinden kaptığı gibi, güvercinin başını koparıverir, ejderha da ölüp gider.

Kız, ejderhanın öldüğüne çok sevinir; gönlünü, bütün bütün oğlana verir.

Oğlanla kız, atlarına binerler; ejderhanın, pahada ağır, yükte hafif eşyalarını da alırlar, dosdoğru, kızın ülkesine giderler.

Meğerse babası, kızın kaçtığı günden beri arıyorumuş. Kızının geldiğini görünce, sevincinden ağlar, boynuna sarılıp özlem giderir. Şimdiye kadar nerelerde olduğunu sorar. Kız da başına gelenleri, bir bir anlatır.

Babası, ejderhanın öldüğüne çok sevinir. Kızını oğlanla evlendirir. Kırk gün kırk gece düğün yapılır. Her gün çalıp oynamakla günlerini geçirseler de, günlerden birgün, oğlanın; anası ile babası aklına gelerek kıza :

- Benim de ülkemde anam ile babam var; ben onların yanına gideceğim, ne dersin? diye sorar.

- Kız, ben de gelirim, deyince bunlar işi kızın babasına açarlar. Kızın babası razı olur, onlara gitmeleri için izin verir. Bir alay askerle birlikte yola çıkarlar.

Az giderler, uz giderler dere tepe düz giderler, sonunda oğlanın ülkesine varırlar.

Babası oğlunu görünce :

- Vay oğlum benim, seni öldü sandım; meğerse sağ imişsin! diye sevincinden ne yapacağını şaşırır…

Oğlana şimdiye kadar nerelerde olduğunu neler yapıp nasıl geçindiğini sorar. Oğlan da kardeşlerinden ayrıldıktan sonra başına neler geldiğini, bunları nasıl göğüsleyip bu günlere ulaştığını bir bir anlatır.

Sonunda da Çinimaçın padişahının kızını aldığını söyler.

Babası bu işe daha da sevinir. Yeniden kırk gün kırk gece düğün yaptırır. Hep birlikte ömürlerinin sonuna kadar mutlu yaşarlar.

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…
Gördüğümü görecekler diye ödüm geriliyor

nonconformıst
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 1768
  • Popülerlik: 0
Ynt: mitolojiden hikayeler, efsaneler ve masallar
« Yanıtla #24 : 12 Eylül 2007, 13:24:37 »
0
birde o masallarda başlarda hep tekerleme misali bir şeyler okurlar (: neden bilmem ama eklemek istedim 

hep okurken masalları daha dikkat kesilmemi sağlar (: güldürür hep (: anlamlı anlamsızdır (: :D ay bu masal çok güzel galiba deme mi sağlar :D  hayal genişletir ;D


Evvel zaman iken, deve tellal iken, saksağan berber iken... Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken. İp koptu, beşik devrildi. Anam kaptı maşayı, babam kaptı meşeyi, döndürdüler dört köşeyi. Dar attım kendimi dışarı... Kaç kaçmaz mısın... Vardım bir pazara. Bir at aldım dorudur diye. Bineyim dedim, at bir tekme salladı bana geri dur diye... Padişahın topları ateşe başladı. Topladım gülleleri cebime koydum darıdır diye. Tozu dumana kattım, Edirne'ye yettim. Selimiye minarelerini belime soktum borudur diye. Yakaladılar beni tımarhaneye attılar delidir diye. Babamdan haber geldi, onun eski huyudur diye. Bereket inandılar, tutup beni saldılar. Neyse uzatmayalım, masala başlayalım...


---------------------

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler top oynarken eski hamam içinde... Ben deyim şu ağaçtan, siz deyin şu yamaçtan, uçtu uçtu bir kuş uçtu; kuş uçmadı, Gümüş uçtu. Gümüş uçmadı, Memiş uçtu. Uçar mı, uçmaz mı demeye kalmadı; anam düştü eşikten, babam düştü beşikten... Biri kaptı maşayı, biri aldı meşeyi; dolandım durdum dört köşeyi...

    Vay ne köşe bu köşe! Dil dolanmadan ağız varmaz bu işe; bu köşe yaz köşesi, şu köşe kış köşesi, şu köşe güz köşesi, diye iki tekerleyip üç yuvarlarken aşağıdan sökün etmez mi Maraş paşası!.. Hemen bir sarıya bir fare deliği bulup, attım kendimi dışarı; gelgelelim şu mahallenin yumurcakları haşarı mı haşarı; bir fiske vurdular enseme, gözlerim fırladı dışarı!..

    Az gittim uz gittim... Dere tepe düz gittim. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek; soğuk sular içerek, altı ayla bir güz gittim. Bir de dönüp ardıma baktım ki, ne göreyim, gide gide bir arpa boyu yol gitmişim!..

    Vay başıma, hay başıma; bu yol bitecek gibi tükenecek gibi değil, ya bir devlet kuşu konsa başıma, ya da alsa beni kanadına kaşına, demeye kalmadı bir de gördüm ki, ne göreyim? Adıyla sanıyla, yeşiliyle alıyla, Zümrüdüanka dedikleri değil mi? Kafdağı'nın üstünden süzüm süzüm süzülüp geliyor. Bakın hele! Yüzü insan, gözü ahu. Ne maval, ne martaval. İşitilmedik bir masal!..

-----------------


Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde... Odunun biri bir odun vurdu kafama... Kafam koptu kalktı gitti sarmısak pazarında sarmısak satmaya... Durur muyum ya, ben de arkasından koştum. O gitti ben gittim, o gitti ben gittim; derken arkasından yetiştim ama, bak şu kafaya:
    - Ben senin kafan değilim, demesin mi?
    - Kafamsın!
    - Değilim!
    - Kafamsın!
    - Değilim!

    Diye atıştık, vuruştuk. Son sonu kadının kapısında buluştuk. Buluştuk ya, bak şu püsküllü belaya, kadı evde yokmuş, mercimek ağacına çıkmış da mercimek topluyorumuş...

    Ağacın tepesinden bize bağırdı:
    - Sizin davanız büyük dava!.. Kuş kanadı kalem olsa, derya deniz mürekkep; gene ne yazılır, ne biter... Hele kırk tomar kâğıt, kırk kucak kalem getirin de ötesini düşünürüz, dedi.

    Bir dediğini iki eder miyiz? Aldık getirdik, bulduk getirdik. Merdiveni de aradık taradık, götürüp mercimek ağacına dayadık, dayadık ya, kadı inerken kırılıvermesin mi mübarek!..

    Kadı öldü, kafam da bana döndü: Ah kafa, nah kafa; ne çekersem senin elinden çekiyorum...

---------------


Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal, pire berber iken, ben dayımın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, aşağıdan:

    - Tutun da, vurun da! diye bir gürültü kopmaz mı?

    - Eyvah, dedim. Şimdi bunlar susmazlar, dayımı uyutmazlar.

    İki kalktım, bir hopladım. Yüz ayak merdiveni bir çırpıda atladım.

    Baktım; bir kuru kalabalık.

    - Nereye gidiyorsunuz böyle? dedim.

    - Hak aramaya gidiyoruz, dediler.

    Neyse, katıldım ben de içlerine, vardık koca şehrin birine. Aradık taradık, hakkımızı bulduk. Meğer o da pire değil miymiş?

    Bindim pireye, vardım Tire'ye. Pire gider çatır çutur, hak sahibine balta getir. Bak şu pirenin işine, yular bağladım dişine. Gören şaştı, duyan şaştı, Üsküdar vapuru Beşiktaş'ı aştı.

    Tuttum pirenin birisini, kırdım ufağını irisini, davula geçirdim derisini, kaytan yaptım kuyruğunu.

    Sonra sırtına vurdum palanı, altından çektim kolanı, dinleyin bakalım bendeki koca yalanı...

(Eflâtun Cem GÜNEY'den)

---------------



Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde... Dırıltıydı, mırıltıydı, raftan fincan düştü kırıldıydı, hem de ne fincan ya! Dedemin dedesinin dedesinden kalma kulpu kırık, kenarı yok, şu ahım şahım fincan... O akşam ne cezveyi köpürdetebildim, ne kahveyi höpürdetebildim. Bakın hele, şu ettiği yetmiyorumuş, kırdığı kırkı geçmiyorumuş gibi, bir de karşıma geçip oh çekmez mi ya bizim güdük fare!.. Kızmayın benim canım efendim, bu farenin derdinden bittim, tükendim. Benim gibi bir yalınkat adam değil, kambur felek, kadife yelek bile dayanamaz buna. Bir gece değil, beş gece değil, her gece bu, kuyruğunu yay ediyor, unu bulguru pay ediyor, yağı kıymayı zay ediyor... Öyle ya, hani han, hani harman? Evimizin ardı tarladır, ekini kor, bize zorlatır, karanlıkta göz parlatır ama gelgelelim, kaçak dövüşüne metin, ne var ne yok teslim ettik bütün, bacamızdan çıkmaz oldu tütün, gayri ya bu fare durur, ya biz. Bu gece düşündüm taşındım, tatlı tatlı kaşındım, baktım ki olur gibi, olacak gibi değil, ne yapıp yaptım yine, telli pullu bir arzuhal yazdım kediye; dilediğim yerini bulursa kilerde nöbet bekleteyim diye...

------------


...Koştum, eve vardım: "Baban doğdu" dediler, kucağıma bir yumurta verdiler. Yumurta elimden düştü, içinden kocaman horoz çıktı, sokağa kaçtı.

    Kovalamaya başladım. Taş attım değmedi. Ceviz attım... Cevizden bir kocaman ağaç bitti. Üstündeki cevizleri düşüreyim diye taş attım, değmedi. Toprak attım; ağacın başı tarla oldu. Kimi dedi: "Buğday ek", kimi dedi: "Karpuz ek."

    Karpuz ektim. Öyle karpuz verdi ki tarla, develer taşıyamadı. Karşıma bir adam çıktı: "Karpuzundan versene" dedi. Bir karpuz verdim, bir ordu yedi, yarısı arttı... Ben de bir karpuz keseyim, dedim. Keserken çakım içine kaçıverdi. Elimi soktum, alamadım. Gözümü soktum, göremedim. Kendim girdim, yedi sene aradım, bulamadım. Yedi sene gezdim, dolaştım, sonunda karpuzun kapısına ulaştım.

    Vay anam karpuz, evin köyün yıkılası karpuz...

    Bir yanı sazlık samanlık
    Bir yanı tozluk dumanlık
    Bir yanında demirciler demir döver denk ile,
    Bir yanında boyacılar boya boyar binbir çeşit renk ile,     Bir yanında Osmanoğlu cenk eder top ile tüfenk ile...


------------------


Evvel zamanda, yoksullar handa
Beyler, konağında yaşarmış.
Buna öfkelendim
Bir hayli söylendim
Aldım başımı çıktım dışarı
Görmeyin gidişimi
Bakmadan sağa sola
Düştüm bir yola.
Az gittim, uz gittim
Dere tepe düz gittim
Çayır çimen geçerek
Arpa buğday biçerek
Soğuk sular içerek
Altı ay bir güz gittim
Yürüdüm yürüdüm vardım bir bağa
Daldım bir konağa
Vay sen misin dalan
Kimi kolumdan tuttu kimi bacağımdan
Attılar beni bir dağa
Zoruma gitti başladım ağlamaya
Karşıma çıktı bir derviş
Derviş amca dedim bu ne iş?
Kuru idim ıslandım sel beni neyler
Bulut oldum uslandım
Yel beni neyler?
Vay gidi dünya
Kimi güler, kimi söyler
Kulak verin bu masala
Keloğlan ne iş tutar, n'eyler



Gördüğümü görecekler diye ödüm geriliyor

thewitchof_punk
  • Global Moderator
  • *
  • İleti: 2601
  • Popülerlik: 0
Ynt: mitolojiden hikayeler, efsaneler ve masallar
« Yanıtla #25 : 14 Eylül 2007, 02:41:19 »
0
abi çok teşekkürler ya tüm bunlar için..oku oku yoruldum biraz artık devamı yarına :)
"..and maybe knowing isn't the point."Chuck Palahniuk

nonconformıst
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 1768
  • Popülerlik: 0
Ynt: mitolojiden hikayeler, efsaneler ve masallar
« Yanıtla #26 : 15 Eylül 2007, 22:44:59 »
0
YERİDİNG PÜTKENİ

                           (Yerin Yaratılışı)

            Herşeyden önce su vardı. Yer ,ay, güneş yoktu.Tanrı (Kuday) ile kişi vardı.İkisi de birer kara kaz gibi suyun üzerinde uçuyorlardı.

            Tanrı bir şey düşünmüyordu.Kişi,yel çıkarıp suyu dalgalandırdı;Tanrı'nın yüzüne su sıçrattı.Bunu yapınca da kendisinin Tanrı'dan güçlü olduğunu sandı;daha yüksekte uçmak istedi.Ama uçamadı;suya düşüp dibe battı.Boğulmak üzereydi.''Bana yardım et!'' diye bağırıp Tanrı'dan yardım istedi.

           Tanrı ''Yukarı çık!''dedi,oda sudan çıkıverdi.Sonra Tanrı,''Sağlam bir taş olsun!'' dedi.Suyun dibinden bir taş yükseldi.Tanrı ile kişi,taşın üzerinde oturdular.Tanrı,kişiye ''Suya dal,suyun dibinden toprak çıkar!''diye buyruk verdi. Kişi Tanrı'nın buyruğunu yerine getirdi.Suyun dibinden çıkardığı toprağı  Tanrı'ya götürdü.

           Tanrı ,Kişi'nin getirdiği toprağı suyun üzerine serperken ''Yer olsun !'' diye buyurdu.Buyruk yerine geldi, yeryüzü yaratıldı.Tanrı ,yine kişi'ye ''suya dal, suyun dibinde ki  topraktan çıkar!'' diye buyruk verdi.Kişi,suya daldığında,bu kez kendim için de toprak alayım diye düşündü.İki avcuna da toprak doldurdu;bir avcundakini Tanr'dan gizlemek için ağzına attı.Dileği Tanrı'dan gizli kendine göre bir yer yaratmaktı.Avcunda ki toprağı getirip Tanrı'ya uzattı.Tanrı toprağı suyun üzerine serpip genişlemesini buyurdu.O'nun suya serptiği toprak gibi,Kişi'nin ağzında ki Toprakta büyüyüp genişlemeye başladı.Kişi korktu soluğu kesildi,öyleyazdı.Kaçmaya başladı.Ancak nereye kaçsa yanıbaşında Tanrı'yı buluyordu.O'ndan kaçamıyordu. Çaresiz kaldı,Tanrı'ya yalvarmaya başladı:''Tanrı!Gerçek Tanrı! Bana yardım et''.

         Tanrı ,Kişi'ye ''Ağzında ki toprağı niçin sakladın''dedi.Kişi,''Kişi kendime yer yaratmak için saklamıştım'' diye yanıt verdi.Tanrı'da ''Öyle ise at ağzından ve kurtul ''dedi.Kişi'nin ağzında ki toprak yere dökülürken küçük tepeler oluştu.Tanrı ''Artık sen günahlı oldun''dedi,''Bana karşı geldin.Kötülük düşündün.Bundan sonra sana uyanlar,senin gibi kötülük düşünenler senin gibi kötü kişi olacak;bana uyanlar ise iyi ve pak kişiler olacak,güneş ve aydınlık yüzü görecek.Ben gerçek kurbustan adını almışımdır;bundan sonra senin adın da Erlik olsun.Günahlarını benden saklayanlar senin adamın olsun,günahlarını senden saklayanlar benim adamım olsun''.

          Yeryüzünde dalsız budaksız bir ağaç yeşerdi.Tanrı bu dalsız budaksız ağaçtan hoşlanmadı.''Dalları yaprakları olmayan ağaca bakmak güzel değil.Bu ağacın dokuz dalı olsun''dedi.Dalsız budaksız ağaç birden dokuz dallı oldu.Tanrı,'' Dokuz dalın herbirinin kökünden,birerden dokuz kişi türesin;bunlar dokuz ulus olsun''dedi.

           

 

 

Kaynak:Bahaddin Öğel                     (Türk Mitolojisi)




Uygur Türeyiş Destanı

      Karakurum çaylarından sayılan iki nehir vardı.Bunlardan birine Tolga ve diğerine Selenga adı verilirdi.Bu nehirler akarak Kamlancu adlı bir yerde birleşirlerdi.Bu iki ırmağın arasında iki tane ağaç vardı.Bu ağaçlardan biri Fusuk ve diğeri de Farsların Naj dedikleri ağaca benziyordu.Kışın bile bunların yaprakları,servi gibi dökülmezdi.Meyvesinin tadı ve şekli ise,tıpkı Çam fıstığının tadına benzerdi.Öbür Ağaca da Tur (?) ağacı derlerdi.Bu iki ağaç da iki dağın arasında yetişerek büyümüştü.

       Bir gün bu iki ağacın arasına,gökten bir ışık inmişti.Bunun üzerine,iki yanda ki dağlar yavaş yavaş büyümeye başladılar.Bu durmu gören halk ise hayretler içinde kalmıştı.İçlerinde büyük bir saygı duyarak.Uygurlar oraya doğru yaklaştılar.Tam yaklaştıkları bir sırada,kulakların çok tatlı ve güzel müzik nağmeleri gelmeye başladı.Her gece buraya bu ışık inmeye ve ışığın etrafında daotuz defa şimşek çakmağa başladı.Diğer bir gün de,aynı yerde ,ayrı ayrı kurulmuş beş tane çadır gördüler.Bunların herbirinde birer çocuk oturuyordu.Her çocuğun karşısında da,onları doyurmaya yetecek kadar süt dolu emzikler asılı idi.Çadırın tabanı da,baştan başa gümüşle döşenmişti.

        Bütün boyların başbuğları ve halkı,bu garip şeyi güörmek için yerlerini bırakıp koşmuşlardı.Bu manzarayı görünce,saygıyla diz çöküp, selam verdiler.Biraz sonrada çocukları alarak dışarı çıkardılar.Besleyip,büyütülmeleri için de onları süt annelere ve dadılara verdiler.Her fırsatta onlara saygı gösteriyorlar ve ikramda bulunuyorlardı.Çocuklar artık süt çocuğu olmaktan çıkıpta,konuşmaya başlayınca,Uygurlardan ana ve babalarını sordular.Onlar da,o iki ağacı gösterdiler.Ağaçların karşısında diz çöktüler ve yeri öptüler.Bunun üzerine ağaçlar da dile gelip şöyle dediler:

        ''Güzel huy ve güzelliklerle bezenmiş çocuklar,böyle olurlar.Ana, babalarına böyle saygı gösterirler.Ömrünüz uzun adınız ünlü,şöhretiniz de devamlı olsun!''

         O bölgelerde yaşayan bütün halk (budunlar) bu çocuklara Kağan oğullarıymış gibi saygı gösterdiler.Çocukların doğdukları yerden şehre dönülünce,onların her birine birer ad koydular.En büyüğünün adı SONKUR TİKİN,ikincisinin adı KOTUR TİKİN,üçüncüsünün adı TÜKEL TİKİN,dördüncüsünün adı,OR TİKİN,beşincisinin adı BÖKÜ TİKİN,oldu.Çocukların doğuşunda ki kutsal durumu görenler,bunlardan birinin kağan seçilmesi düşüncesine vardılar.Çünkü bunlar,Tanrı tarafından bu iş için gönderilmiş olmalıydılar.

           Bu çocuklar arasında Bökü Tikin gerek güzelliği,gerekse boyu posu,sabrı,iradesi,ileriyi görüşü bakımından diğerlerinden daha ilerde idi.Ayrıca bütün milletlerin dillerini,yazılarını biliyordu.Herkes onun kağan seçilmesi üzerinde birleştiler.Büyük şenlikler yaparak onu kağanlık makamına oturttular.O memleketi adaletle döşedi,zulm saifelerini de kapadı.Onun etrafındaki adamlar,buyruğundakiler,askerleri,atları,kullar 05; gittikçe çoğalmaya başladı.

          Tanrı, ona bütün diller bilen üç karga göndermişti.Nerede önemli bir olay olursa,bu kargalar hemen oraya giderler,o işn nasıl olup bittiğini gözlerler,ondan sonra da kağana haber getirirlerdi.

          Böğü Kağan bir gece evinde uyurken,pencerenin önünde bir kızın hayali belirdi,onu uyandırdı.Bu hayaletten korkan Böğü Kağan,kızı görmezden geldi,kendini uykuda imiş gibi gösterdi.İkinci gece kız yine geldi,fakat Kağan yine görmüyyorumuş gibi yaptı ve kendini uykuda gösterdi.Sabah oldu,kağan vezire danıştı.Üçüncü gece kız yine gelince,vezir'in öğüdüne uyarak,kızı alıp AK-Tağ'a gitti,bu dağda sabaha kadar kalıp kızla konuştular.Bu buluşma ile konuşma yedi sene altı ay yirmi iki gün,her gece böyle devam etti.Ayrılacakları gün, kız ona şöyle dedi:

           ''Doğudan batıya kadar bütün dünya,senin buyruğun altında kalacaktır,işlerini sıkı tut iyi çalış,ayrıca insanların da değerini bil''.

           Böğü kağan askerlerini topladı,onlardan 300 bin kadar seçme askerlerini Songu Tikin'in buyruğuna verdi.Ayrıca Songur Tikin'in Kıtgız ve Moğol ülkelerine akın yapmasını buyruk verdi,100 bin askerini de Kotur Tikin'in buyruğuna verdi.Onu da akın için Tankut tarafına gönderdi.Tükel Tikin'i de Tibet yönüne gönderdi,Kendiside 300 bin askerini buyruğuna alarak Hıtay(çin) yönüne yöneldi.Diğer kardeşi Or Tikin'de kendi yerine bıraktı.Etrafa giden orduların hepside başarılar kazanarak geri döndüler.Getirdikleri paralar, mallar,ganimetler,sayı ile sayılamazdı.Her yerden bir çok adamlar topladı,onların yardımı ile Orkun (Arkun)nehri kenarında Ordu Balıg adlı baş şehri kurdurdu.Doğodaki bütün ülkeler,onların buyruğu altına girmişti.

          Böğü Kağan,bir gece uyurken,beyazlar giymiş bir ihtiyar gördü.İhtiyar ona yaklaştı,çam kozalağı büyüklüğünde bir yeşim taşı vererek,Böğü Kağan'a şöyle dedi.

          ''Eğer sen bu taşı muhafaza edebilirsen,dünyanın dört köşesi hep,senin buyruğun altında toplanacaktır!''

           Böğü Kağan'ın veziri de aynı gece,aynı rüyayı görmüştü.Ertesi sabah olunca hepsi toplandılar,aralarında görüşerek bu rüyaya bir mana vermeye çalıştılar.Bunun üzerine ordularını buyruklarına alıp Batıya yöneldiler.Gide gede Türkistan sınırlarına vardılar.Burada çayır ve çimenlere döşenmiş,akar suları bol bir yere rastladılar.Herkes bu yeri beğenmişti,bunun için de bu yere bir şehir kurdular.Bu şehir şimdi Kuz Balık adı verilen,Balaşgun şehridir.(Bu şehirde yerleştikten sonra) etrafa ordular göndermeye başladılar.Bu yolla her yeri ellerine geçirmiş oldular.Yer yüzünde onlara kafa tutan,asi görünen hiç bir kimse kalmamıştı.

          O kadar ileri gtmişlerdi  ki,insana benzeyen acayip yaratıklara rastladılar.Bu yaratıkların elleri,ayakları hayvanlara benziyordu.Bunları görünce artık bundan sonra insanların bulunmadığını anlamışlar ve geri dönmüşlerdi.Bütün bu akınlar sırasında pek çok kıymetli eşyalar toplamışlardı.Bunların hepsini bir araya getirerek Böğü Kağan da herkesin yaptığı hizmete göre,ele geçen bu malları aralarında bölüştürdü.

           Bundan sonra (Uygurların emrine giren hanlar birer birer gelerek Böğü Kağan'a saygılarını sundular).Bunlar arasında Hint padişahı çok çirkindi.Bunun için de,Böğü Kağan bu kağan'ı huzuruna kabul etmedi.Böğü Kağan bu kabul töreninden sonra,bu hanların hepsinin ülkeleerin e dönerek,illerini idare etmelerine buyruk verdi.Bundan başka bu Hanların,Böğü Kağan'a ne kadar vergi verecekleri de,ayrıca karar altına alındı.Artık yeryüzü buyruk altına alınmıştı.Böğü Kağan'ın karşısında bir engel kalmamıştı.Bunun için geri dönmeye karar verdi,kendi yurduna geldi.

          ''Uygurların dinleri başka idi.Uygurlar sihirbazlığı iyi biliyorlar,kendi büyücülerine (din adamlarına) Kam adını veriyorlardı.Bu büyücüler,''Şeytanlar bize bağlıdır,ne olup biterse,bize gelip haber verirler,'' diyorlardı.Onlara göre kendileri olmuş ve olacak her şeyi bilip,ona göre tedbir alacak durumda idiler.Bu büyücülerin durumunu tetkik için,bazı kimseler onların yanıa gitmişlerdi.Bu kişiler bana (Cüveyniye) şöyle dediler:

             Güya şeytanlar,onlerın pencerelerinin önlerine gelir ve büyücülerle konuşurlarmış.Büyücüler,insanlara kötülük getiren bu ruhların bazılarıyla dostluk bazılarıyla düşmanlık güdüyorlardı.(Cüveyni bu kamları bazı gerçek dışı batıl hareketlerini anlattıktan sonra,Böğü Kağn'ın daha gerçekçi ve akılcı bir dine inanmak için olacak ki,Çin'den din adamları çağırtarak Mani dinini kabulünü anlatmaya devam eder).


Türk Mitolojisine göre Güneşin Oluşumu

                             (Altay efsanesi)

Ne ay, ne Güneş varmış, insanlar uçarlarmış,

Uçanlar ısı verir, ışıklar saçarlarmış.

Nasıl olmuşsa bir gün, bir insan hastalanmış,

Tanrı bir şey göndermiş göğün içinde yanmış.

Aynaya benzer şeyler, büyümüş büyümüşler,

Onların ışıkları, gökleri bürümüşler.

Bunlar göklerde yanan, Ay ile Güneş olmuşlar.

Yeryüzünde yaşayan, insana eş olmuşlar.

 

      Dünyanın Kutup Yıldızı Ekseninde Dönmesi

              (Yakut Türklerinin efsanesi)

       Türk Mitolojisine göre bu efsanede dünyanın kutup yıldızına bir demir kazık veya bir demir ağaç ile bağlandığı ve etrafında döndüğüdür. Orta Asya ve Sibirya Mitolojisin de eski Türklerin  dünyanın yuvarlak olduğunu ve kendi etrafında döndüğünü biliyorlarmış.

       

Tanri yeni bir dünya, yaratma özlüyyorumuş,

Yaratmış ama dünya, durmadan dönüyyorumuş,

Tanrı'nın elçiside bir ''Ana-Tanrı'' imiş

Onun düşüncesi de, azıcık ayrı imiş,

Bu dönüş Tanrı demiş: ''Birazıcık yavaşlasın!''

Sonra kızınca demiş:''Artık Tufan Başlasın!''

Sular dünyayı basmış  ruhlar dünyadan kaçmış.

Uçup gökte gezenler yer dönerken hep şaşmış.

Dünya tekerlek gibi, hiç durmadan dönermiş,

Sonra ateşli sular, basınca az sönermiş.

 

 

   ''Galilei'de Türk Mitolojisinden etkilenmiş etkilenmiş olmasın ?''

 

 

Bahadin ÖĞEL

Türk Mitolojisi 1


Yakut Türklerinin Kutup yıdızı ve dünyanın ekseni ile ilgili  mitolojik efsnesi

Tanrı bir çadır kurmuş yer yüzünü kaplamış,

Gökyüzü çadır olmuş, dünyamızı saklamış.

Göğü kötü ruh basmış yere inmesin diye,

Tanrı çadırı asmış bir koca direk ile.

Bu direk dünyanın tam ortasından uzarmış,

Kutup yıldızını da tam altından tutarmış.

Bu çadır dışında ki, uzay aydınlık imiş,

Kubbe'nin içinde ki yer ise karanlık imiş.

Dünya aydınlık olmuş, Tanrı delikler açmış,

Delikler yıldız olmuş, dünyaya ışık saçmış.
« Son Düzenleme: 15 Eylül 2007, 22:48:07 Gönderen: nonconformıst »
Gördüğümü görecekler diye ödüm geriliyor

nonconformıst
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 1768
  • Popülerlik: 0
Ynt: mitolojiden hikayeler, efsaneler ve masallar
« Yanıtla #27 : 17 Eylül 2007, 01:27:46 »
0
Anka Kuşu


Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş...

Kuşlar Simurg’a inanır ve onun kendilerine kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg’u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.

Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg’un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.

Ancak Simurg’un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı’nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş.

Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;

Papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş (oysa tüyler yüzünden kafese kapatılırmış);

Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış;

Baykuş yıkıntılarını özlemiş,

Balıkçıl kuşu bataklığını.

Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış.

Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi “şaşkınlık” ve sonuncusu Yedinci Vadi “yok oluş” ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş… Kaf Dağı’na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.

Simurg’un yuvasını bulunca öğrenmişler ki;

“SİMURG ANKA – Otuz Kuş” demekmiş.

Onların hepsi Simurg’muş. Her biri de Simurg’muş.

Simurg Anka’yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yok oluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.

Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır…

Bin Bir Gece Masalları



Bir zamanlar Fars diyarının Şehriyar isminde bir hükümdarı varmış....Şehriyar, Hindistan'dan Çin'e kadar uzanan bütün toprakların kralıymış......
Ama bunca güç, bunca kudret bir gün karısının kendisini aldatmasının önüne geçememiş....Başına gelen acı olay yüzünden deliye dönen Şehriyar, artık bütün kadınların nankör ve sadakatsiz olduğuna inanmaya başlamış.........
Önce karısını öldürtmüş....Ardından da vezirine, kendisine her gece başka bir kadın getirmesini emretmiş...Her gece yatağına yeni bir gelin alan Şehriyar, geceyi geçirdikten sonra tan vakti kadınları öldürtüyyorumuş....Çünkü artık yatağına aldığı hiçbir kadının gün yüzü görmesini istemiyyorumuş...Bu durum yıllarca böyle devam etmiş....Fars diyarının genç kızları kan ağlamakta, Kral Şehriyar ise akan kana doymamaktaymış....Derken bir gün vezirin güzeller güzelli, akıllılar akıllısı kızı Şehrazat' ın aklına bir plan gelmiş....Ve bir sonraki gece, karısı olarak Kral Şehriyar' ın koynuna girmiş....
Şehrazat, her gece tan vaktine kadar süren masallar anlatmaya başlamış Şehriyar'a....Büyülü gözleri ve sihirli sözleriyle aşık etmiş kralı kendisine.........Ancak hiçbir masalın sonu gelmiyyorumuş güneş doğmaya başladığında........Ve masalın sonunu merak eden Şehriyar, Şehrazat' ın ertesi gece masala kaldığı yerden devam edebilmesi için sürekli idamını erteliyyorumuş.........
Gel zaman git zaman Şehrazat tam 1001 gece boyunca masal anlatmış yüreği yaralı krala... Bu arada da üç tane çocukları olmuş........Ve Şehriyar, kadınlara duyduğu öfkeyi unutmuş. İdam kararı kaldırılmış, Fars diyarının kadınları bayram yapmış..........
İşte tarihi günümüzden bin yıl öncesine kadar uzanan Binbir Gece Masalları’nın gerçek öyküsü bu.... Tatlı dilli ve sadık kalpli kadının,Şehrazat' ın, dünyanın en acımasız kralı Şehriyar' ı sevgiyle değiştirdiği muhteşem masal.....


Kikloplar (Tepegözler)

Dilimizde Tepegözler dediğimiz Kiklop’lar (Kyklops, Cyclopes) alınlarının ortasında tek gözleri bulunan dev yapılı ve çok güçlü yaratıklardı. Örneğin bir Kiklop; bir tepeyi tek eliyle yerinden söküp gökyüzüne fırlatabiliyordu!..
İlkçağ yazarlarından çoğu, Kikloplar üzerine birşeyler yazdılar ve genellikle onları üç kümeye ayırdılar. İlk kümedekiler, Uranosoğulları soyundan demirci Tepegözlerdi.
Bu türden Tepegözler; evrenin yaratılış sürecinde Uranos’la Gaya’nın, yani Gök ile Toprak’ın birleşmelerinden doğan çocuklardı. O süreçte evrenin baştanrısı olan Uranos, karısı Gaya’nın doğurduğu çocuklarından birinin gün gelip tahtına kurulmasından korktuğu için onları hep yedi kat yerin altındaki Cehennem ülkesine (Tartaros’a) kapatıyordu. Anaları Gaya, son doğurduğu oğlu Kronos’a, babası Uranus’un yaptıklarını bir bir anlattı. Bunun üzerine Kronos da öfkelenip babasını kovdu ve evrenin yönetimini eline aldı. Ne var ki o da kendinden öncekiler gibi tahtını yitirme korkusundan her doğan çocuğunu yeraltı Cehennemine kapatmaya başladı. Bunun üzerine karısı tanrıça Reya (Rheia) son doğan oğlu Zeus’la anlaşıp Kronos’u bir şekilde ortadan kaldırdılar.
Zeus özgürleştirdi
Böylece baştanrılığı ele geçiren Zeus; yeraltı cehennemindeki Kiklopları özgürleştirdi. İşte özgürleşen bu Tepegöz Kikloplar, özgürlüklerine kavuşmanın sevinciyle Zeus’un istediği şimşek ve yıldırımlar saçan o korkunç silahı üretip ona armağan ettiler.
Bu silah öylesine güçlüydü ki, Zeus onunla yalnızca biriki kişiyi değil, onbeş-yirmi kişiyi bir anda öldürebiliyordu!..
İşte tam bu sıralarda, Prometheus’un soyundan olan ve Titanlar denen eski tanrılar, Zeus’a karşı ayaklandılar ve tanrılar arası korkunç bir savaş başladı. Akdeniz coğrafyasının dağları ve tepeleri bu yüzden altüst oldu...
Ama Zeus, hem elindeki silahını kullanarak hem de dağları tepeleri yerinden söküp gökyüzüne fırlatabilen o güçlü Kiklopların yardımlarıyla hasımlarını yendi. Savaşın sonunda da, kendisine yardımcı olan tanrılara suspayı kabilinden biraz makam ve şan dağıttı. Böylece onları da buyruğu altına alıp Olimpos’taki baştanrılık sarayında saltanatını gönlünce sürdürmeye başladı.
Ne var ki daha saltanat koltuğuna ısınamadan, dünya denen gezegende, tanrı Apollon’un oğlu ve doktorların piri olan Asklepyos, insanları ölümden kurtaran ilacı keşfetti!
Zaten gelip tahtına kurulmalarından ürktüğü insanların bir de ölümsüzlüğe kavuşmasını düşünmek bile onu çılgına çevirmek için yetip artıyordu! Öfkesinden Asklepyos’u yıldırımlar çaktıran silahıyla anında öldürdü! Haliyle tanrı Apollon da, oğlunun sırf bu insanlık yararına bulduğu bir ilaç yüzünden öldürülmesine çok içerledi. Zeus’a el kaldıramadığı için de, hıncını almak üzere yıldırımlar saçan silahın yapımcıları olan Kiklopları öldürdü! Bunu duyan Zeus; Apollon’u süresiz olarak ölüler ülkesine kapatmayı düşündü. Ne var ki karısı Hera’nın araya girmesiyle Zeus; yeryüzünde kendi temsilcisi olan krallardan birinin buyruğunda bir yıl köyle olarak çalışma cezasıyla cezalandırdı Apollon’u...
Bir de Duvarcı Kikloplar denen Tepegözler vardı. Bunlar Anadolu’nun Likya bölgesinde yaşayan bir halktı. Konuyla ilgili olarak Halikarnas Balıkçısı, bu tek gözlü Kiklopların, Hitit kabartmalarında tek gözlü olarak görülen kişiler olabileceklerini öne sürmektedir. Esasen bütün efsaneler de bu duvarcı Kiklopların, Güney Anadolu’daki Likya bölgesinde yaşayan bir halk olduğunu söylemektedir. Bütün bilim çevreleri de, Anadolu’da, Sicilya’da ve Yunanistan’da “KiklopDduvarları” denen surları, kaleleri ve sarayları, büyük kayaları şekillendirerek bu göçmen emekçilerin inşa ettiklerini kabul etmektedir.
Homeros’un ve Latin ozan Virgil’in sözünü ettiği Tepegöz Kikloplarsa; Sicilya ve çevresindeki adaların ilk yerli halkı olan vahşi devlerdi.
Bu devler hayvancılıkla ve tarımla uğraşan ve bu yolla geçinip giden kolları ve bacakları güçlü emekçilerdi. Homeros; ünlü destanında Odiseus’un (Odysseus) bu Tepegözlerden Polifemos’la (Polyphemos) olan serüvenini anlatır.
Ve bu Kikloplar deniz tanrısı Poseydon’un çocuklarıydı...Bu insan benzeri ama tek gözlü devlerin kimileri de; Etna gibi büyük yanardağların derinliklerinde yaşarlar; işçilerin ve ateşin tanrısı demirci topal Hefaystos’un madenleri eriten büyük fırınlarında çalışırlardı. Bir anlamda onlar Hefaystos’un asistanlarıydılar. Yeryüzünde ateş ve duman püsküren volkanların derinliklerindeki atölyelerde Kikloplar, istedikleri madeni eritirler; onları harmanlayıp geniş örsler üstünde büyük çekiçleriyle ve kanter içinde şekillendirirlerdi. Onlar, Olimpos’taki egemen tanrıların konaklarının ve saraylarının bütün altın pırlanta aksamlarını hep bu volkanik fırınlı demirci atölyelerinde döğüp şekillendirdiler...Tanrılar, yeryüzünde yada evrenin hangi bölgesinde olursa olsun, bir savaş çıkartacakları zaman, bu işçilerden en etkin silahları üretmelerini istediler hep...
Yeraltında demirci atölyelerinde çekiçle çelik döven o Kikloplar yüzünden hâlâ duman ve zaman zaman ateş püsküren Etna Yanardağı’nın sisli doruğu; henüz güçlerinin bilincine tam olarak ulaşamamış ve egemenlerce köyle olarak algılanan dünya emekçilerinin ölümsüz bir simgesi gibidir...

Anadolu Ejdehası

Doğu Anadolu’yu kuzeye bağlayan en önemli yol Erzurum-Trabzon transit yoludur.Kış aylarındaki kar fırtınaları ile tanınan Kop ve Zigana Geçitleri gibi zorlu tepelerden geçen bu yol ayrıca tabiî güzellikleriyle de dikkati çekmektedir.Yol üzerindeki Bayburt gibi şirin, Gümüşhane,Torul gibi sakin yerleşme merkezleri, gelip geçenlerin hafızalarında unutulmayacak izler bırakacak yurt köşeleridir.

Bayburt’u Gümüşhane’ye bağlayan yolun otuzuncu kilometresinde,sağ tarafta,bir dağın eteğinde kurulmuş Nişantaşı(Ostuk)köyü vardır.Köyün eteğinde kurulduğu dağın üzerinde,yılan şeklinde ve kıvrıla kıvrıla köyün üzerine doğru gelen bir taş yığını vardır.İskelet de diyebileceğimiz bu şekil şaşılacak derecede bir yılana benzemektedir.Köyün içerisinde son bulan baş kısmı tam bir yılan başını andırmaktadır.Boyu ise yüz metre kadardır.
Bu yılan-ejderha üzerine muhtelif efsaneler anlatılmaktadır.bunlardan biri şöyledir:
Halkın ejderha dediği büyük bir yılanın köye gelmekte olduğunu görenler evlerini terk edip kaçmaya başlarlar.Yaşlı olduğu için fazla uzaklara gidemeyen bir kadın,çaresizlik içinde bir yere çömelir.İhtiyar kadın burada ejderhanın gelip kendisini yemesini beklemeye başlar.Diğer taraftan da Allah’a dua eder,şöylece yalvarır: “Allahım,ya beni taş kes, ya onu.”
İhtiyar kadının duaları kabul olunur,ejderha gelebildiği son noktada taş kesilir.
Benzer bir anlatmada ise yaşlı kadının yerini hamile bir kadın alır. O dua eder; dualarının kabul olması ile de ejderha taş kesilir.
Bayburt-Gümüşhane yolcuları dikkatli bakarlarsa anayoldan bu ejderhayı görebilirler.
« Son Düzenleme: 17 Eylül 2007, 01:39:05 Gönderen: nonconformıst »
Gördüğümü görecekler diye ödüm geriliyor

nonconformıst
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 1768
  • Popülerlik: 0
Ynt: mitolojiden hikayeler, efsaneler ve masallar
« Yanıtla #28 : 19 Eylül 2007, 14:41:40 »
0
demetler

Kızı Persefone’yi Cehennem tanrısı Hades’in yeraltındaki ölüler ülkesine kaçırmasından sonra tanrıça Demeter, onu bulabilmek için yeryüzünde her yeri didik didik aramaya başladı. Tabii bu umarsız aramalardan yorgun düştüğü bir sırada, tanrıça Demeter’e acıyan ve her şeyi görmüş olan güneş tanrısı Helyos, ona kızının kaçırılış serüvenini bir bir anlattı. Zaten Cehennem tanrısına oldum olası diş bileyen toprak ve buğday tanrıçası Demeter; bu işte aynı zamanda kızının babası olan baştanrı Zeus’un da parmağı olduğunu öğrendikten sonra, Olimpos Tanrılar Sarayı’ndaki bütün görevlerinden ayrıldı. Yaşlı bir kadın kılığına girip ölümlü insanlar arasına karıştı...
Yaşlı bir kadın kılığındaki Demeter, bir gün buyur edildiği Eleusis kralının sarayında çok insancıl bir konukseverlikle uzun süre ağırlandı. Bu arada baştanrı Zeus; toprak ve tohumun, en önemlisi insanların kutsal besini buğdayın ve bereketli hasadın tanrıçası Demeter’i, Olimpos’taki eski görevine döndürebilmek amacıyla birçok girişimlerde bulundu. Çünkü ülkede kıtlık ve görülmemiş bir kuraklık başlamıştı… Sonunda varılan anlaşma uyarınca Persefone; tohumun uyanan toprakta ölüp mahsule dönüştüğü yılın sekiz ayını, anasının yanında geçirecekti. Bu anlaşma üzerine Demeter; Olimpos’taki tanrıçalık görevlerine dönmeden önce, kendisine çok iyi davranan kral ailesine verdiği sözü tutmak üzere, kralın küçük oğlu Triptolemos’u, kendinde bulunan tanrısal yetenek ve misyonlarla donatmaya başladı. Çünkü tanrıça Demeter; Olimpos’tan ayrılıp yaşlı bir kadın kılığında bütün dünyada kızını ararken, haliyle insanlarla içli dışlı olmuş; baştanrı Zeus’un öfkeli ve peşin yargılarına karşın, bu acılı ve çileli ölümlülerin aslında çok onurlu ve mutlu bir yaşama değer olduklarını sezmişti. Ne var ki görebildiği kadarıyla insanlar, gerçekten yalnızdı; umarsızdı. Kendilerinde bulunan, tanrılarla eşdeğerdeki bütün güç ve yetilerine karşın, kördüler. Hem toprağın, hem ışığın, hem suyun yabancısıydılar. Ne doğru dürüst ekip dikmesini, ne de hasat sonu ürettiklerini aralarında kardeşçe paylaşmasını biliyorlardı…Kimileri üretiyor, kimileri üretmeden üretenlerin ellerindeki avucundakileri kapıyordu! Onları bir şekilde uyandırmak , ellerinden tutmak gerekiyordu…
İşte bu amaçla ilk iş olarak tanrıça Demeter; Triptolemos’a toprağın sevgiyle işlenmesi, toprağın bakımı, ekilip dikilmesi üzerine bilgiler vermeye başladı. Böylece toprakla insanın emeği buluştuğunda ortaya çıkan o kutsal üretimin önemini anlattı çocuğa. Tanrıça Demeter’in öğütleri ve yönlendirmesiyle Triptolemos; insanın ancak üretebildiği ölçüde mutlu olabileceğini ve insanca yaşayabilmenin yollarını bulabileceğini öğrendi. Sonra tanrıça Demeter; insanın alınterini ortaya koyarak toprakla tohumu buluşturduğu ölçüde yüceldiğini ve ancak bu yöntemle insanların; tanrıları tanrı yapan yetenekler kazanabileceğini öğretti Triptolemos’a. Bu arada toprak, ışık ve insanın özden ve ta derinden kardeş olduklarını da söyledi ona. Nasıl toprağın işlenmesinde toprak, ışık, bilgi ve emek insanların ortak malıysa; el ve gönül birliğiyle gerçekleştirilen üretimin de kardeşçe paylaşılması gerektiğini, üstüne basa basa anlatmaya çalıştı.
Çünkü bu emek ve yetenekler sayesinde gerçekleşen üretim; kardeşçe bölüşülmediği sürece, yeryüzünde kavga ve savaşın ebedi olduğunu ve bu adil paylaşım gerçekleşinceye dek de verilecek bütün savaşların kutsal olduğunu söyledi ona. Tabii bütün bu söyledikleri sözde kalmadı: Triptolemos’a insan olarak genlerinde taşıdığı olağanüstü insani becerilere ek olarak Demeter, kendisinde bulunan ve yeryüzünü mahsul ve berekete boğduran tanrısal yetileri de bağışladı. Bir süre krallık sarayının geniş bahçesinde, kutsal buğdayın ekimini ve meyve fidanlarının dikimini pratik olarak gösterdi. Sonra da ölümsüzlük dışında bütün tanrısal güçlerle donattığı bu çocuğun eline, önce toprakta ölüp sonra mahsule kesilen ölümsüz buğday başakları tutuşturdu. Bunları yeryüzündeki bütün ülkelere saçmasını istedi ondan. Böylece tanrıça Demeter’in bakım ve eğitiminde Triptolemos, artık yeryüzünün ilk çocuk tanrısı olarak yüklendiği misyonu yayma ve gerçekleştirme aşamasına ulaşmış oldu.
Bu arada da tanrıça Demeter’in; kızı Persefone’yle buluşma ve yeniden Olimpos’a, tanrılar sarayındaki görevine dönme zamanı gelip çattı. Saraydan ayrılırken Demeter; çocuk tanrı Triptolemas’a sarılıp başarılar diledikten sonra, ona tanrısal bir araba armağan etti. Hemen bu arabaya atlayıp kendisinden öğrendiği ve duyduğu ne varsa bunları öteki insan kardeşlerine ulaştırmasını istedi ondan. Kanatlı iki büyük yılanın çekip uçurduğu bu arabaya hemen bindi Triptolemos. Yılanların kanatlarıyla havalanan ve elinde başaklar tutan bu çocuk tanrı, dünyanın her ülkesine gitti. Oralardaki insanlara, bir ara Olimpos’taki sarayından ve tanrıçalık makamından ayrılarak çocuk bakıcılığına başlayan tanrıça Demeter Ana’dan öğrendiklerini ve ondan duyduklarını, önüne gelene anlatmaya başladı. Bu anlattıkları doğrultusunda daha sonraki yüzyıllar içinde, kendi ve tanrıça Demeter adına tapınaklar kuruldu; bu inançları pekiştiren, Yunan düşünürler, sanatçılar çıktı ortaya. Aynı inançlar adına insanlar; binyıllar süresince büyük savaşımlar vermeye başladı. Bu inançlar adına her yıl büyük şenlikler ve törenler düzenledi…
Zaten zamanla adı “uygarlık” sözcüğüyle özdeşleşen çocuk tanrı Triptolemos’un elindeki başaklardan saçtığı bu ölümsüz tohumlar; toprakla insan emeğinin aşkla buluştuğu ve üretimin kardeşçe bölüşüldüğü bütün ülkelerde; bereket ve barış getiren ürünlere dönüştü ve dönüşmekte…


Yaşar ALTAN


OSİRİS EFSANESİ


Osiris Mısır kültünde, en önemli tanrılardan biridir. Tanrıça İsis'in hem kocası, hem kardeşi. Horus'un ise babasıdır. Osiris bu dünyanın kural koyucusudur. Aynı zamanda tarımın ve bereketin simgesidir.

Mitolojiye göre insanlar Osiris'i severler. Koyduğu kuralları severek yerine getirirler. Kardeşi Seth onun bu başarısını kıskanır.Seth Osiris'ten kurtulmak için bir plan yapar. Kardeşinin ölçülerine uygun bir tabut yaptırır. Bir şöylen düzenler ve Osiris'i de o şöylene davet eder. Şöylenin en sonunda önceden yaptırdığı tabutu çıkararak bu tabutun kime uyarsa ona verileceğini söyler. Herkes dener ve tabut sadece Osiris'e uyar. Bunun üzerine Seth hemen tabutun kapağını kapatır ve Osiris'in içinde oldugu tabutu Nil'e atar

Osiris'in karısı İsis kocasını aramaya başlar. Sonunda tabutunu bulur ve onu da alıp Mısır'a döner. Cenaze töreni yapmak için tabutu bir bataklığa saklar. Seth avdan dönerken tabutu bulur ve çok sinirlenir. Osiris'in vücudunu tabuttan çıkarıp parçalara böyler ve Mısır'ın çeşitli yerlerine dağıtır.

İsis bu parçaları teker teker bulur. Bir parçası eksiktir. Buna rağmen sihir ve büyü gücünü kullanarak dağılmış parçalarından Osiris'i canlandırır. İsis ve Osiris'in Horus adında bir çocukları olur. Horus büyüyünce Seth'e savaş açar. Bu savaşın sonuçları çeşitli şekillerde anlatılmaktadır.

Bu savaşın sonucunda Osiris - yer altı dünyasının kralı, Horus yaşamın kralı, Seth ise şeytanlık ve kötülüğün kralı olarak kabul edilmeye başlanmıştır
« Son Düzenleme: 19 Eylül 2007, 14:50:39 Gönderen: nonconformıst »
Gördüğümü görecekler diye ödüm geriliyor

nonconformıst
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 1768
  • Popülerlik: 0
Ynt: mitolojiden hikayeler, efsaneler ve masallar
« Yanıtla #29 : 24 Eylül 2007, 15:37:57 »
0
Peri Kızı Ve Munzur’un Gözyaşları

Evvel zaman içinde kalbur saman içindeyken pireler berber develer tellal iken, Munzur efsanesi herkesin dilinde, terzilerin pirinden de önce ondan da öte kadim bir sözmüş. Bir olanı, tek olanı anlatanmış Munzur dağı. Aşk munzur’muş, munzur aşkmış. Aşk kuşatmış munzur dağını. Gözyaşları kırkpınar olup akan ol aşkın sahibiymiş Munzur.
Efsunlanmış gibi zamana karşı durmuş yıllar yılı. Gözyaşları Munzur suyu olmuş yürürmüş kılcal damarlardan dallara, dallardan çiçeklere, çiçeklerden çimenlere. Dağ olmuş, börtü - böcek tüm canlıları barındırmış koynunda. Açıp kollarını aşkın diyarlarına, hem arşa hem arza doğru arşın arşın yürümüş Munzur.

.../
Çok çok eski zamanın birinde kentlerden uzak ulu bir dağın yamacında, mavisi yeşiline karışmış, uzun uzun ağaçların gölgelerini cömertçe sunduğu, türlü türlü böceklerin, çiçeklerin yaşadığı, insanoğlunun pek az uğradığı yüksek kayaların, ormanların, eteklerinde buz gibi suların çağıldadığı çağlayanların arasında, şiri mi şirin, mini minnacık bir köy varmış. Bu köyün vahşi vadileri arasında nerden geldiği ve kim olduğu bilinmeyen güzel bir peri kızı yaşarmış.

Yapayalnız bu genç kız geçimini geyik sütü, keklik yumurtaları,kenger, yabani bitkiler, kökler, meyvalar toplayarak sağlarmış. Arada bir de köylere inererek topladığı bitkileri, meyvaları köylülere dağıtıp karşılığında da ihtiyacı olan eşyaları ve gıdaları alıp ortadan kaybolurmuş. Kimseyle uzun uzadıya konuşmaz, kimsede ona pek soru sormazmış.

Kim olduğunu nereden geldiğini kimse bilmez ve de gizli olağan üstü bir güce sahip olduğuna inanıldığı için herkes çekinirmiş. İn mi cin mi, ne olduğu pek belli değilmiş köylülerin gözünde. O yörede herkes onun efsunlu olduğuna inanıp kimilerine göre büyücü, kimilerine göre lanetli, kimilerine göre ermiş, kimilerine göre iyilik ve hayır meleği, kimilerine göre de allahın zararsız zavallı bir kuluymuş ama en çok peri kızı olduğuna dair söylenceler ortada dolaşırmış. Hatta hayvanlarla, kuşlarla konuştuğuna dair tanık olanlar da yok değilmiş.

Bu gün hala o yöre de Peri kızla Munzur’un aşkı üzerine beyitler söylenir, türküler derlenir, Peri kızın güzelliği konuşulur.
Topuğuna kadar inen saçları, simsiyah gözleri, kıpkızıl dudakları, inci dişleri, pembe yanaklarıyla çevredeki bütün kızları kıskandıracak kadar güzel ve alımlıymış.

Peri kız köye her indiğinde herkes ona hayranlıkla bakar , ağzından çıkacak bir kelimeyi beklermiş. Her gelip gitiğinde Munzur isminde civan gibi gencin yüreği heyecandan göksünün kafesine sığmaz, gümbür gümbür atarmış, yanına yaklaşmaz uzaktan uzağa seyredip Peri kızını, içi titrermiş. Peri kızı ile her gözgöze geldiğinde yüreğine kor düşer gizli gizli yanarmış…

Günlerden bir gün vadideki mağarasının önündeki gölün başında oturmuş, alt tarafından çağıl çağıl akan sulara bakarak türküler mırıldanırken, bir süre sonra derin gölün mavi suyunda bir kıpırtı farketmiş Peri kız, mavi gölün içinde güneşle yıkanmış gibi yakamozlar saçan munzur Peri kızın mırıldandığı türküyle birlikte yavaşça göl suyunun mavi kanatlarında süzülüp çıkmış, Peri kızın dudağına bir öpücük kondurarak, peri kız daha ne olup bittiğini anlamadan, tekrar suya dalarak ortadan kaybolmuş.

Peri kız her gece suyun kenarına oturup Munzuru beklemiş, Munzur her gece vakti ayışığıyla beraber çıkıp gelirmiş. Geldiğinde de hemen gözden kaybolup gitmezmiş gün ışıyıncaya kadar, bir kelime bile etmeden biribirine sarılır öylece sabahın olmasını beklermişler.

Artık her gece dolunay ağaçların arasında ışıldarken onlar buluşmuş, sarılmışlar ve birbirilerine tek söz söylemeden ayrılmışlar. Biribirlerini öyle temiz duygularla ve derin bir aşkla sevmişlerki ve öyle alışmışlarki bir tek gece biribirini göremeden duramazlarmış.

Bir gece Munzur yine çıkıp gelmiş kaldığı yere bir de bakmışki in cin yok ortalarda, bir mektup bırakarak ortadan kaybolmuş canından çok sevdiği Peri kız. Dünyası başına yıkılmış Munzur’un yüreği yanmışta yanmış…

Sonra mektubu açıp yüreği parçalanarak okumaya başlamış munzur.

“Ben adımı, nerden geldiğimi, kim olduğunu bilmeyen zavallı bir kızım. Kim olduğumu ve nerden geldiğimi de hiç bir zaman bilmeyeceğim. Niye böyle davrandığımı sorma, sorsanda cevabını veremem...

Şunu bilki seni ölümüne seviyorum ama ben yalnızlıkla lanetlenmişim bir kere, yalnızlıkla lanetlenmemle son bulmuyor, hafızamı, gözlerimi bağlamışlar, geçmişimi ve kim olduğumu bilmemi, hatırlamamı engellemişler… Seni daha fazla mutsuz etmemek için, benimde bilmediğim bir yere gidiyorum…

Ama sana aşkımın karşılığı olarak bu güne değin hiç bir kimsenin sahip olamadığı bir hediye bırakıyorum…
Şimdiden sonra aşkımızı düşünüp acı çektiğinde ama yine de seni ölümüne sevdiğimi bilerek mutlu olduğunda, gözlerinde dökülen her damlada bir pınar fışkıracak düştüğü yerden ve ben gözyaşlarında mayalanıp akan her pınarın damlalarında saklı kalacağım...

Ve o gece ilk defa munzurun gözlerinde munzur suyu kırk göze olup akmış kırpınar yaylasında ve Munzur buruk bir mutlulukla dünya dündükçe ağlamış.

İşte o gün bu gündür o pınarların gözelerinden içen herkesin yüreğine buruk bir mutluluk bir ferahlık dolmuş, yüreği sevgiyle yanmış; her dilek kabul olmuş, sevenler sevdiğine, hasret çeken analar, babalar çocuklarına kavuşurmuş…

Ve o dağların adı da Munzur olarak kalmış, gözyaşları da munzur suyu olmuş. O günden sonra ne görmüş, ne de haber almış sevdiği Peri kızından. İşte o gün bu gündür o kırk gözeden Munzur’un gözyaşları kırkpınar olup akar ve dünya döndükçe de akacak… Bu yüzdendir ki o pınarların suyundan içen herkesin yüreğine aşk, sevgi, merhamet mutluluk, iyilik dollar. Derler.

..../
İşte o gün bu gündür Munzur da akan her pınar kutsaldır. Munzur'a ait bu üçüncü mitostan kaynağını almaktadır Munzur dağı ve Munzur suyu. Munzur Suyu Peri kızının gözlerinden akan gözyaşlarıdır inanışa göre. Yani tarihi derinliği çok çok eski dönemlere kadar gitmektedir.

Alıntıdır
Gördüğümü görecekler diye ödüm geriliyor