100471 İleti 1642 Konu - Gönderen: 8961 Üye - Son Üye: aragorn

Gönderen Konu: Paylaşmak İstediğim Yazılar  (Okunma sayısı 1589 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

hardrockcafe
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 2704
  • GıBsoN Les PauL & 0.2 Pena / Mutlu olup unutmaya..
  • Popülerlik: 0
    • My space
Paylaşmak İstediğim Yazılar
« : 29 Eylül 2007, 19:57:57 »
0
BAŞKA BİR ŞARKIDIR  SÖYLEDİĞİM BENİM

  “Sessiz gelir yanıma
Başını dizime yaslar
Öylece uyur,
Yağmur çiseler
Damla damla gözyaşlarında…”

          14 yaşımda -ki bu dönem Süper Baba’nın da, İkinci Bahar’ın da bittiği dönemdir artık- televizyonla aram bozulmuştu. O zamandan beri ailemle yediğim akşam yemeklerinde beraberce izlediğimiz filmler ve eğer erken uyanmış da okula gitmediysem izlediğim çizgi filmler hariç televizyon pek izlemem. Aslında daha çok Süper Baba’nın bitmesiyle biten bir televizyon serüvenidir benimkisi. Belki de bir şeylerin bağımlılık yaratmasından sıkılmış ruhum televizyon izlemeyi de terk etmiştir bir gün, hipermetrop olmasına rağmen gözlük takmaktan vazgeçmesi gibi.


          Süper Baba’nın olduğu yıllarda her Cuma günü, akşam olmasını bekleyen küçücük bedenimle dizinin başlangıç saati yaklaştığında çekmecemden çıkartıp flütümü ve sanırım her çocuğun da o zamanlar yaptığı gibi Yeni Türkü’ ye eşlik ederdim, Süper Baba’yı çalarken onlar. İlk ben söyledim kavgası yapacak kadar küçüktüm o zamanlar. İlk ben çalmaya başlamıştım ezbere Süper Baba’yı kuzenlerimin arasında. Yeni Türkü’ yü o zamanlar bilip bilmediğimi hatırlamıyorum. Ama her hafta daha da geliştirerek çaldığım şarkılarını hüzünlü bulmuyordum en azından o zamanlar.


          Dizinin müziklerini de Yeni Türkü’nün yaptığını çok sonradan öğrenecektim. Yahut öğrenene kadar sadece Süper Baba’yı söylediğini zannettiğim Yeni Türkü’nün aslında her yaşımda beni gün geçtikçe daha uzaklara götürecek ve yine alakasız bir yer ve zamanda yazmam için beynimi zorlayacak şarkılarının olduğunu duyup görecektim. Nedense her dinlediğimde gözlerimi kapattığım şarkılarında bazen kendime şaşarak en sevdiğim şarkı bu dediğim bile olmuştur.


          Hangisini daha çok sevdiğime tabi ki karar verememiş de olsam, bazı şarkıları farklıdır benim için. Can Yücel’in sözlerini yazdığı “Başka Türlü Bir Şey” in daha sözleri söylenmeden başında çalan müziği bile benim gibi hasta bir ruhu, bir gece vakti uçurabilir umarsızca.


          Nedense bana küçük bir kızın ayaklarını yere vurarak koşmasını hayal ettiren “Yağmurun Elleri”, herkesin bir zamanlar şarkısı olmuş “Olmasa Mektubun”, sözlerini yine Murathan Mungan’ın yazdığı ve her dinlediğimde kafamı bulandıran “Çember”, biraz daha hareketli “Deliler”, şimdilerde hüzünlendiren “Süper Baba” ve sanki bir ağıt gibi içime yerleşen “Öyle Sevdik Seni”yi Yeni Türkü`nün en çok sevdiğim şarkıları arasında sayabilirim.


          Geçen sene bahar döneminde Yıldız Teknik’teki Yeni Türkü konserinde herkesin sessizce kendi içinde kaybolduğu bir anda pek sevgili Derya Köroğlu zıplayarak “Yedikule” nin unutulmayan, unutamayacağımız melodisiyle dinleyenlerin ruhunu biraz olsun temizlemişti belki de. Ancak video’ya aldığım şarkılarda keşke ben ve arkadaşım söylemeseydik şarkıları, pek bir komik olmuş nezleye yakalanmış sesimle şarkılar.


          Gecenin karanlığında ve sessizliğinde bir kahveye dayanmışken uykusuzluk, daha bir güzel geliyor Yeni Türkü ile yalnızlık. “Her Dem Yeni” albümleriyle her dem vazgeçilmezim olacak grubun tabi ki sevmediğim şarkıları da var, “Yeşilmişik” gibi. Nicedir sevdiğim insanlara ısrarla dinlettiğim şarkılarında uzaklarda bir yerde yaşama umuduyla uyuyacağım bu gece.


          Şehir sessizce gömüldüğünde içine, bir melodi sızar hala uyumamışların ruhuna:

“… Öyle sevdik,
Öyle sevdik seni
Hiçbir şey döndüremez bizi
Kimimiz yıldızlar kadar uzak
Kimimiz dört duvar ardında”

Not:Baştaki ve sondaki şarkı sözleri Yeni Türkü`ye aittir.
 
« Son Düzenleme: 29 Eylül 2007, 20:00:20 Gönderen: thewitchof_punk »
Herkes bana vücudumdaki tırnak izlerini soruyor. "Gamze" diyorum onlar, "küçük gamzecikler"... Küçük sevgilinin yaptığı küçük gamzecikler. Tırnaklarında et parçalarım var. Küfürbaz şairlerin mısraları dolaşıyor seninle dolaştığımız her sokakta. "Siktir olup gittiğini" söylüyorlar kafiye gereği...

thewitchof_punk
  • Global Moderator
  • *
  • İleti: 2601
  • Popülerlik: 0
Ynt: PAYLAŞMAK İSTEDİĞİM YAZILAR
« Yanıtla #1 : 29 Eylül 2007, 19:59:07 »
0
büyük harfle başlık açmayınız.hadi düzelteyim bunu da..bu iki olcak ama :P
"..and maybe knowing isn't the point."Chuck Palahniuk

hardrockcafe
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 2704
  • GıBsoN Les PauL & 0.2 Pena / Mutlu olup unutmaya..
  • Popülerlik: 0
    • My space
Ynt: Paylaşmak İstediğim Yazılar
« Yanıtla #2 : 29 Eylül 2007, 20:01:47 »
0
özür dilerim caps lock açık farkında değilim :(
Herkes bana vücudumdaki tırnak izlerini soruyor. "Gamze" diyorum onlar, "küçük gamzecikler"... Küçük sevgilinin yaptığı küçük gamzecikler. Tırnaklarında et parçalarım var. Küfürbaz şairlerin mısraları dolaşıyor seninle dolaştığımız her sokakta. "Siktir olup gittiğini" söylüyorlar kafiye gereği...

hardrockcafe
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 2704
  • GıBsoN Les PauL & 0.2 Pena / Mutlu olup unutmaya..
  • Popülerlik: 0
    • My space
Ynt: Paylaşmak İstediğim Yazılar
« Yanıtla #3 : 29 Eylül 2007, 20:04:19 »
0
BAŞKA BİR ŞEY YADA METAMORFOZ

          Düşünceler... Ve hafızam her şeyiyle kan ter içinde, peşimi bırakmayan paranoya denilen anlamı olmayan kurgular da içimde ikinci ucu oluşturup aç bir fare gibi kemiriyor. Ve korku... Geçmişin eteklerinde... Boş adamın işidir düşünmek ve sanırım ben bunu hakkını vererek yapıyorum ama iyi ama kötü olsa da belki başarabildiğim tek şey... Devam eden it dalaşı... Sonrasında, bulanıklık açılıyor. Zaten elimden gelecek bir şey de yok. Yaşamı ve bana sunduklarını kabullenip her şeyin bu yaşamda olabileceğine ve olanların ya da olacakların iyi ve kötü olduğuna biz karar veriyorumuş gibi yapsakta yaşam kendine has akışıyla ve bencilliğiyle karar veriyor. Benliğimi saran bu çürümeyi daha büyük bir yok oluşa bırakarak kurduğum düşünceler biraz dibe indirdikçe beni, mazoistçe bir rahatlama yaratıyor. Toprağın çıplak arsız soğukluğu, enerjimi alıyorumuş gibi bir rahatlık. Huzura ermek ya da sadece ermek. Karanlık inimden çıkmış yüreğimde saflaşmış arınmış bir duyguyla... İçimde ki çocukla birlikte büyüdüğümü hissediyorum. Kendimi adamışlığım belirsiz bir tanrıya sadece tapınmaktan ve küçük kurallarıyla sınırlandırdığım ayin.

          Yaşam devam ediyor... Hınca hınc kanlı savaşla her zaman var olacak olan ile kavga etmek yaptığım. Belki deliliğimi ilk kez kabul edebileceğim evre. Kavramların ve yanılsamanın gevelemesi kurduğum cümlelerden farkı olmayan. İnsan olmak ya da olmak var oluş kavramından çok uzak bir benlik ve varlık bilincinde, sürece ayak uydurmak gibi bir şey. Yarın karşımda bilinmezliği ile duran savsak anların keşmekeş çağrışımlarıyla aykırı saptamalarıma aykırı formatlar yaratırken ne olursa olsun "iyi" olmak kavgası ...Bu benim.... Kimsesizken aklıma düşenler. Her zaman bilinenler. Büyük bilgeler... Kısa ve kızgın sıradan çözümlemelerle yalınlaşmayı becerenler.... Saçma... İnanamıyorum. İsterdim. Yaşam mı beni getiren buraya ben mi geldim? Bilmiyorum. Çepe-çeve sarmalamış her şey beni. Net bir yanlızlık. Salt yanlızlık. varlıksız varlık. Varlık strajedisi, dram. Dram. Ama iyi. Sevimli kaos.

          Gerçek yaşamın gerçekleşmesi, gözümün önünde değişen şekiller. Yüzümü kapıyorum, gözkapaklarım düşüyor gözlerime, esrik efsanesiyle güneş.... Kırıyor, delip geçiyor, gerçekliğiyle et. Et... Et beni... Küçük bir hücre yığını... Dönüşümlü.... Yüreğim damlıyor. Son ay başı. Menepoz, andropoz metamorfoz... Değişen, değişmeyen, değişim ve değişmezlik yasası.

          Oyun bahçesi... Gül ağaçları... Şirin salıncak ve iyi giyimli banliyo ailesi. Küçük kız çocuğu ve onu koruyan ikincil eril erkek kardeş.. Kral baba, kraliçe, karınca asker kardeş, işçi kadın.... İş bölümü, çalışma, az yemek, çok iş, işkence, ince çizgi gökyüzüne kapı. ilk adım. Özgürlük. Kandırmaca.... Yanılsama, okul kitaplarının kapaklarından kalma... Kandırmaca


Ölüm... Oyun çoktan bitti...
Herkes bana vücudumdaki tırnak izlerini soruyor. "Gamze" diyorum onlar, "küçük gamzecikler"... Küçük sevgilinin yaptığı küçük gamzecikler. Tırnaklarında et parçalarım var. Küfürbaz şairlerin mısraları dolaşıyor seninle dolaştığımız her sokakta. "Siktir olup gittiğini" söylüyorlar kafiye gereği...

hardrockcafe
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 2704
  • GıBsoN Les PauL & 0.2 Pena / Mutlu olup unutmaya..
  • Popülerlik: 0
    • My space
Ynt: Paylaşmak İstediğim Yazılar
« Yanıtla #4 : 29 Eylül 2007, 20:06:24 »
0
BELKİ BAŞKA BİR HAYATTA

          1979 yılında, keskin soğuğun kendini adamakıllı hissettirdiği bir gece vakti Leningrad’dan bir tren geçer. İçinde, hayatının en büyük saplantısı Dostoyevski olan bir adam vardır. Leonid Tsıpkin’in amacı, kahramanının öldüğü yeri görmektir. Tren yoluna devam eder, Tsıpkin de elinde tuttuğu günlüğün sayfalarını karıştırmaya… Rusya’nın ıssız, soğuk ve karanlık bölgelerine ilerleyen seyahatini Dostoyevski’nin 1867 yazında, gencecik karısı Anna’yla birlikte Avrupa’ya, Baden Baden’e yaptığı yolculukla karşılaştırmaya başlar. Öğrenir ki, Dostoyevski’nin hayatı boyunca yakasını bir türlü bırakmayan uzlaşmaz yok ediciler, yani ‘ecinniler’ o güneşli seyahat boyunca güçlerinin zirvesindeymiş. Kendisinin de başına bela olduklarını hisseder ecinnilerin. Kendi güçsüzlüğüne lanet ederken, sürekli kavga edip birbirlerini hırpalayan Dostoyevski ile Anna’nın aşklarını -ruhlarını- kurtarma mücadelesine hayranlık duyar.

          Bu sayıda ‘Baden Baden’de Yaz’ adlı bir kitabın tanıtımı okuyacaksınız. Doğrusunu isterseniz Leonard Tsıpkin adlı bu yazarla hayatımda ilk kez karşılaşıyorum. Gelin görün ki, cehaletim o kadar da büyük sayılmaz. Bu ismi sizin de ilk kez duyduğunuza emin gibiyim. Susan Sontag’a teşekkür etmemiz gerek. Çünkü kitabı yıllar önce, Londra’nın Charing Cross Caddesi’ndeki küçük bir kitapçı dükkanında, ‘ikinci el kitapların yıpranmış kapaklarını gözden geçirirken’ keşfeden bizzat o.

          İçeride okuyacaksınız ama bence bu küçük tanıtımla yetinmeyin ve bir an önce kitabı edinmeye bakın. Dostoyevski’nin “Mutluluğu başkalarının acıları üzerine; tek bir yaşamın, mahvolmuş bir yaşamın, hele çocukların yaşamının üzerine inşa etmek mümkün değildir” sözü üzerine düşünün. İyi gelecek. (Ecinnilerle savaştan galip çıkan insanların hikayeleri insana hep iyi gelir.) Yazmıştım ben, “Dostoyevski okuduktan sonra aynı kalmıyor kimse” diye. Dostoyevski okumak insanı önce sersemleten sonra bir daha uyumamacasına ayıltan bir kimyasaldan 'çakmaya' benziyor. (‘Dosto etkisi’ni daha iyi tanımlayan başta bir söz bilmiyorum.) Bir de 'Sibirya Berberi' filmindeki bir cümleyi hatırlıyorum. "Rusya'da biraz yoktur" deniyordu o filmde. Dostoyevski'de biraz hiç yok. Diyeceğim o ki, dalış için hazırlandıktan sonra kendinizi Dostoyevski, Tsıpkin ve Sontag üçlüsünün ellerine -huzursuzca bile olsa- teslim edin. Dedim ya, iyi gelecek.

          Ben bir de yıllar önce seyrettiğim bir filmi hatırlamak istiyorum burada. Henüz Hannibal Lecter ününe kavuşmamış olan Anthony Hopkins’le harikulâde Anne Bancroft’un oynadığı ‘84 Charing Cross Road’. Kitapları seven herkesin bayılacağı türden bir film; bir ‘bittersweet romance’ . (Üzgünüm bazı kelimeler gerçekten başka dile çevrilemiyor.) Biraz anlatmak istiyorum: Olaylar, II. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında geçer. Kitap almaya bile parası olmayan yoksul bir Amerikalı kadın, Londra’daki bir sahafın ilanını görür. Birkaç ucuz kitap sipariş eder. Bu alışverişle birlikte kadınla kitapçının arasında bir arkadaşlık başlar. Hatta zamanla âşık olurlar birbirlerine. Kadın, New York’taki küçük dairesinde tümüyle yapayalnızdır. Adam, Londra’nın yoksul semtlerinden birindeki evinde mutsuz bir evliliği sürdürmektedir çaresizce. Hep buluşmak isterler, buluşamazlar bir türlü, erteler de ertelerler… Yıllar sonra, beklenmedik bir anda adamın ölüm haberi gider kadına. Kadın o zaman tüm cesaretini toplar ve artık rafları bomboş olan kitapçıyı ilk-ve son kez- ziyaret eder.

          Anlayacağınız, âşıkların hiç karşılaşamadığı bir aşk hikayesi ‘84 Charing Cross Road’. Bu hikayenin bütünüyle kurmaca olduğunu artık çoktan öğrendiğim halde, Susan Sontag’ın Dostoyevski üzerine yazılmış en güzel romanlardan biri olan ‘Baden Baden’de Yaz’ı 84 numaralı o küçük kitapçıda bulduğuna inanmak istiyorum. Nasıl olsa Charing Cross bilgisine sahibiz. Eğer o kitabı Sontag bulmamış olsaydı, bence dükkan sahibi Amerika’daki ürkek sevgilisine yollayacaktı onu. Ve kadın Dostoyevski ile Anna’nın, hayatlarını karabasana çeviren ecinnilere rağmen birbirlerini öylesine büyük bir aşk ve bağlılıkla sevebilmelerine hayranlık duyacak, cesaretsizliğin çoğu zaman ölüm anlamına geldiğini anlayacaktı. Belki o zaman film başka türlü bitecekti. Belki o zaman böyle bir film bile olmayacaktı. Belki başka bir hayatta…

Not: ‘Baden Baden’de Yaz’ Leonid Tsıpkin’in tek kitabıdır
Herkes bana vücudumdaki tırnak izlerini soruyor. "Gamze" diyorum onlar, "küçük gamzecikler"... Küçük sevgilinin yaptığı küçük gamzecikler. Tırnaklarında et parçalarım var. Küfürbaz şairlerin mısraları dolaşıyor seninle dolaştığımız her sokakta. "Siktir olup gittiğini" söylüyorlar kafiye gereği...

hardrockcafe
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 2704
  • GıBsoN Les PauL & 0.2 Pena / Mutlu olup unutmaya..
  • Popülerlik: 0
    • My space
Ynt: Paylaşmak İstediğim Yazılar
« Yanıtla #5 : 29 Eylül 2007, 20:21:22 »
0
BİLİyorumUSUN TARIK BAŞKASINI SEVİyorumUŞ

          Nerede kaldı şu bizim ilkbahar? Hala gri gökyüzü ve hala esiyor şu deli rüzgâr. Deli ne kelime, çılgınca esiyor, çılgınca… Ağaçlar sağdan sola, soldan sağa savrulup duruyor, bazılarının yerinden sökülüp çıkması sanki an meselesi. Gece yarısından bu yana hiç aralıksız yağdı yağmur; kimi zaman çatılarda tıpır tıpır yaramaz bir kara kedinin adımlarıyla dolaşarak, kimi zaman iri damlalarıyla her yanı acımasızca döverek. Çatır çatır çakan şimşekler, gümbür gümbür gürleyen gök gürültüleri… O güzelim yıldızların hiçbiri göz kırpmadı bana. Venüs, Yedi Kandilli Süreyya, Andromeda, Büyük Ayı, Küçük Ayı ve Kırk Troyalı… Hepsi, hepsi gümüş tekerlekli arabalarına binip yeryüzünün başka yerlerindeki başka çocuklarına hayal kurdurtmaya gitmişti. Bizim üzerimize de pembe bir rüya kaftanı yerine kapkalın, zifiri bir yorgan sererek… O kara kara dev bulutlar silsilesi hala hızla kayıp gidiyor gökyüzünde, yolculuk kim bilir nerelere… Vahşi bir gün. İnsanda korkudan çok, büyük bir teslimiyet duygusu yaratan vahşi bir gün. Poseidon’la Zeus elele vermiş galiba. “Görün işte gününüzü ey ölümlüler, titreyin.”

          Bütün bir sabah neredeyse yerimden hiç kalkmadan kaldığım otelin penceresinden büyülenmişçesine bir hayranlıkla seyrettim durdum üzeri köpüklü gri sularını Çanakkale Boğaz’ının. Arada bir geçen birkaç araba, birkaç gerçekten cesur ya da cesarete mecbur yaya ve kıyıdaki ağaçların hava soğudukça inadına daha da soyunan, yarı çıplak dallarına tünemiş kuzguni kargalardan başka bir canlı görünmedi ortalıkta. Kimsesiz sandallar, balıkçı motorları, çatanalar, kosterler sallanıp duruyor yayık misali çalkalanan barınakta. Bir o yana, bir bu yana; bir bu yana, bir o yana… Uçlarına yazılı isimleri bir görünüyor, bir kayboluyor. Meltem, Bora, Yakamoz, Şansım, Sevdalım, Hasret, Gurbet… Hepsi de denize dair, sevdaya dair ve şimdi yapayalnız. Bacalardan yükselen dumanlar da olmasa sanki terk edilmiş bir şehirde bir başıma kaldım sanacağım. İşin doğrusu, gazaba gelmiş bu öfkeli tanrılara kim meydan okur da çıkar sokağa. En iyisi elinde kahve fincanı böyle oturup bakmak dışarı, ya da müzik dinlemek, kitap okumak. “Uğultulu Tepeler” mesela… Bu zincir koparan fırtınaya uymaz mı o zapta rapta gelmez tutkulu aşk? Zaten zapta rapta gelenine de aşk mı denir? Acı vermeyen aşk mı olur? Ağlatmayan, kanatmayan, can yakmayan, ruhta bir türlü kabuklanmayan, bir iflah olmaz yara bırakmayan aşk var mı şu dünyada?

          Duvarların, pencerelerin, kapıların arkasındaki güvenli saklanışıma veda edip tabiatın tutkusuyla kaynaşmak üzere dışarı çıktım, beni bekleyen dostlarım vardı Aynalı Çarşı’da ve çıkar çıkmaz da Ege’den kopup Marmara’ya saldıran rüzgârların taşıdığı yağmur yüzümü acımasızca kırbaçladı. Yakıcı soğuk gözlerimden yaş getirdi. Şemsiye açmak budalalık olacaktı, yakama paçama sıkıca sarılıp yürümeye başladım. Hastane Bayırı’ndan esen Boreas iliklerime kadar işliyordu.

          Savaşlardan önce, o bir zamanların güzelim Çanakkale’sinde konsolosluk binaları olarak kullanılmış; İngilizlere, Amerikalılara, Hollandalılara, Prusyalılara, Almanlara mesken olmuş granit sütunlu, görmüş geçirmiş taş binaların önünden geçtim. Kim bilir kimler neler neler yaşamıştı buralarda. Şimdilerde Halk Bahçesi denilen İngiliz Bahçesi’nin asırlık korusuna saparken adımlarımı hızlandırdım. Âşıkları bile sindirmiş fırtına, kuytularda sevişip koklaşan tek bir çift yok ortalıkta, banklar bomboş. Topuklarım tıkırdıyor iki yanından küçük sellerin aktığı yaşlı kayrak taşlarında. Parkın alt ucunda yeniden rıhtıma kavuşurken yolun kenarında durmuş iki genç kadından izin istiyorum ve geçip giderken bir cümle duyuyorum: “Biliyor musun, Tarık başkasını seviyorumuş.” Sonsuzluğun içinde sonsuz kere sallanacak bir keder sarkacı. “Biliyor musun, Tarık başkasını seviyorumuş.” İçim cız ediyor bu acıdan kurumuş sesle. Hiçbir yağmur, hiçbir sel ıslatamaz bu taşlaşmış kahroluş ıstırabını. Ah, keşke durabilseydim, keşke ona sarılabilseydim, avutabilseydim; ağlasaydı, hıçkırsaydı, bağırsaydı, gözyaşlarını parmak uçlarımla silebilseydim. “Ağlama, geçer,” diyebilseydim. “Hangimizin kalbi kırılmadı ki şu kahpe, şu yalancı dünyada…” Ama yürümeye devam ediyorum, ses ve sesin sahibi arkamda kalıyor, geride; o kırık dökük cümleyse hep yankılanacak kulağımda, yüreğimde. “Biliyor musun, Tarık başkasını seviyorumuş.”
Herkes bana vücudumdaki tırnak izlerini soruyor. "Gamze" diyorum onlar, "küçük gamzecikler"... Küçük sevgilinin yaptığı küçük gamzecikler. Tırnaklarında et parçalarım var. Küfürbaz şairlerin mısraları dolaşıyor seninle dolaştığımız her sokakta. "Siktir olup gittiğini" söylüyorlar kafiye gereği...

hardrockcafe
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 2704
  • GıBsoN Les PauL & 0.2 Pena / Mutlu olup unutmaya..
  • Popülerlik: 0
    • My space
Ynt: Paylaşmak İstediğim Yazılar
« Yanıtla #6 : 29 Eylül 2007, 20:26:14 »
0
BİR SAYFA AŞK

            Eylül sabahına yakışmayacak kadar soğuk ve sert bakışlıydı hava. Saatin ne kadar erken olduğunu umursamadan çıkmıştım sokağa, denizle bakışabilmek için. Etrafta kimse yoktu ve rüzgar çıldırmış gibiydi! Benizleri solmuş yapraklar çığlık çığlığa atıyorlardı kendilerini bir o yana bir bu yana! Dalgalar ellerime değmek için sırt sırta koşuyorlardı. Oturdum sahile ve titreyerek İzmir’e baktım…

          Çocukluğumdan bu yana parça parça ama belirgin kareler geldi gözümün önüne... Martıların bana küs olduğu için yanıma gelmediğini sanıp ağladığım an, en sevdiğim dostumu çıkardığım sabah gezileri, anneme kızıp dondurmamı denize fırlattığım an ve O’nunla, ilk heyecanımla, boğazım düğümlenmiş, dilim tutulmuşken el ele yürüdüğüm an… O anlatırdı aklımdan geçenleri, ben susardım. O’nunla sessiz sakin ve O’na göre sebepsiz yere ayrıldığımız an! Nelere sahne olmuştu burası… Her şeyi terketme hevesi vardı o an içimde. Önce nereden başlayacağıma karar vermem gerekirdi. Sert bir rüzgar daha! İlk olarak gözbebeklerimde birikmiş gözyaşlarımı terkettim…

          Aslında ben terkediliyorum. Evet, terketmiyorum, terkediliyorum! Uzandım usulca… Bulutların neye benzediğini düşünüyordum, uyduruyordum ya da... Adımı bile yazdım. “Oturabilir miyim?” dedi; irkildim! Baştan aşağı bir titreme aldı vücudumu; O’nun sesiydi. "Hayır!" dedim; hayır hayır hayır!.. Uyandırmamalısın beni bu rüyadan; alıştım ve her şeyi geride bıraktım. Tekrar seyretmek istemiyorum aynı filmi, uyanmak istemiyorum o kabusa! “Rahat bırak beni!” diye bağırdım! O ana kadar biriktirdiğim gücü tek bir cümleyle harcadım. “Rahat bırak beni!” Gözlerim kapalıydı ve yalvarıyordum tanrıya, gitmesi için. O zamana kadar kaç kere yalvarmıştım ki ya da kaç kere dua etmiştim? Silinmiş hafızam, inancım var mıydı ki?

          Bakamadım bile yüzüne. İtiraf etmem gereken bir şey var; korkuyordum! Bana dokunmasından korkuyordum!

          Gözlerim halen daha kapalıydı, soluklarımsa kovalıyordu birbirini. Nefesini hissettim yüzümde. Kalbim duracak gibiydi! Soluklarım iyice hızlandı, çırpınıyordu sanki bir kuş içimde. Saçlarıma dokundu, alnıma, kulağıma… Dudaklarımı gezdi parmakları buz gibi ve ürkek; yüzüme , boynuma indi… Elimi tuttu bir anda ve kaldırdı uzandığım yerden. “Gözlerini açma!” titrek, sımsıcak bir nefesle… Yüzümü elleriyle kavradı. Öyle hafif hissettim ki kendimi… En sevdiğim şarabın kokusunu aldım kollarına bırakmışken kendimi. Yıllardır yudumlanmayı beklemiş, kırmızı, hüzünlü şarap… Bir yudum aldım, damarlarımı dolaştı yavaşça. Yıllanmış dudakları dudaklarıma değdi! Nefesimi kesip ısıttı içimi. Gözlerimi açtım gözlerine bakma cesaretini ilk bulduğum anda. Düşünmeden, beklemeden bir anda açtım ama… O da ne? Gök simsiyahtı ve yalnızdım. Ayak izleri aradım şaşkınlıkla ama dalgalar parmak uçlarıma değiyordu, köpükler köpükler…
 
Herkes bana vücudumdaki tırnak izlerini soruyor. "Gamze" diyorum onlar, "küçük gamzecikler"... Küçük sevgilinin yaptığı küçük gamzecikler. Tırnaklarında et parçalarım var. Küfürbaz şairlerin mısraları dolaşıyor seninle dolaştığımız her sokakta. "Siktir olup gittiğini" söylüyorlar kafiye gereği...

hardrockcafe
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 2704
  • GıBsoN Les PauL & 0.2 Pena / Mutlu olup unutmaya..
  • Popülerlik: 0
    • My space
Ynt: Paylaşmak İstediğim Yazılar
« Yanıtla #7 : 29 Eylül 2007, 20:32:03 »
0
BUMERANG'A AŞK....

Sapsal aşık:

- Dön dön bumerang, yerlerde yuvarlan, göklerde daireler çiz sonra, kocaman içe içe geçmiş dairelerle resimler yap gökyüzünde, rüzgar savursun seni, küçücük ol, bulutların icinden geç, karbeyaz bulutların içinden rengarenk çık, sonra kapkara gökyüzündeki bembeyaz aydan bile büyük ol, ay döne döne koşa koşa bulsun seni, yıldızlar ayı kıskansın senden, an’dan az, zamandan sonsuz ol..

Sonra kanatlan, kus ol, sen bulutlardan ve aydan öteye uçarken, gideceğini bilmek ve döneceğini umut etmek düşsün bana, kuşlar dönmeyi bilirler, bilirler de dönüp beni bulabilirler mi?

Bumerang:

- Koştum, kaçtım, döndüm, geldim, gün oldum gece oldum, yerde bittim karda soldum, güneş uyandırdı beni, ben seni aradım, seni sandım, mevsimler döndü durdu, yıldızlar döndü ay durdu, kaç bahar geçti, baharlar kara döndü, ruzgar beni savurdu, sen ruzgarı sordun.

şimdi nereyim, nerdeyim, neyim, kimim, kimi bilirim, kimi özlerim bilmem, görmem, sesini tanırım, sesini hatırlarım da duyamam, an an’dan uzakmıdır yoksa uzak olmak tuzakmıdır, sıla seni görür, görür de ben göremem. Bunca zor mudur dönmek, dönmek de seni bulmak, sana sorasım gelir, gelir de soramam.

Yalnız aşık:

Ey kıştan uzak,
Ey kuştan özgür ask,

Buraları bir gece bir gündüz,
Beni sorarsan,
Bir tepetaklak, bir dümdüz.

Ben seni merak ederim.

Geceleri mi yaktın, gündüzü mü buldun?
Yazdın yazdın, güz mü oldun?

Bilemedin bulamadın ay nerdedir
Ay bendim
Sen beni mi sordun.
Herkes bana vücudumdaki tırnak izlerini soruyor. "Gamze" diyorum onlar, "küçük gamzecikler"... Küçük sevgilinin yaptığı küçük gamzecikler. Tırnaklarında et parçalarım var. Küfürbaz şairlerin mısraları dolaşıyor seninle dolaştığımız her sokakta. "Siktir olup gittiğini" söylüyorlar kafiye gereği...

hardrockcafe
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 2704
  • GıBsoN Les PauL & 0.2 Pena / Mutlu olup unutmaya..
  • Popülerlik: 0
    • My space
Ynt: Paylaşmak İstediğim Yazılar
« Yanıtla #8 : 29 Eylül 2007, 20:36:30 »
0
DERSTE DESTANN-I AŞK

Sınav açıklanmış sevinsin insan,
Zira notlar yüksek, sanki ihsan!

Alanın yüzü gülüyor, hep neş'e,
Sebep; doksan, yüz. Boğuyor zevke!

Lakin biri var ki oturmuş, mahsun,
Bakıyor etrafa suskun, suskun!

Neden? herhalde iyi nottan yoksun,
Ona da, bana da Allah yardımcı olsun!

Lakin bize düşen, "Nedir derdin?"
Sormalı, "Neden hüzünlü, sessizsin!"

Dedi, notum düşük zira ettim hak,
Hepsini atmıştım, kaldı muallak!

Fakat bundan olmaz yüzümde hüzün,
Sebep, kalbim. 'Sevgi' ediyor sökün!

Hıh! işte yakalandık bir mecnuna,
Başlar şimdi; sevgiyi anlatmaya!

Bilirim mecnunların tümü aynı,
Yoktur onlara sevgiden gayrı!

Sözün başı hep mi olur "Leyla!"
Leyla duymaz, sen et dur nida!

Sevgili, kaşı keman, gözü ceylan,
Acep yok mudur hiç çirkin olan!

Eh bizim mecnuna dönelim geri,
Ezberlemiş, der; "seveceğim ebedi!"

Hoca durmuş tahtada ders anlatsın,
Yanımda mecnun bana dert yakınsın!

Biri seslenirken: "fomül işte bu",
Oteki: "sevdiğimin gözü ahu"!

Sayılar sözler girdi birbirine,
Of, al birini vur ötekine!

Sinirlendim, kaldıramam bunu ben,
Ah Allahım lütfen sussunlar, Amen!

Lise gibi değil çalmıyor zil mil,
Hoca da, mecnun da etse ya tekmil!

Duam kabul olup, bittiyor sonra,
Susuyorlar, iş kalmıyor ah'a!

İç huzuruyla kalkarken yerimden,
Tekrardan konuşuyorlar, derinden!

İkisi de sözleşmiş cümle aynı;
"Yarına görüşürüz, tamam mı!"
Herkes bana vücudumdaki tırnak izlerini soruyor. "Gamze" diyorum onlar, "küçük gamzecikler"... Küçük sevgilinin yaptığı küçük gamzecikler. Tırnaklarında et parçalarım var. Küfürbaz şairlerin mısraları dolaşıyor seninle dolaştığımız her sokakta. "Siktir olup gittiğini" söylüyorlar kafiye gereği...

hardrockcafe
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 2704
  • GıBsoN Les PauL & 0.2 Pena / Mutlu olup unutmaya..
  • Popülerlik: 0
    • My space
Ynt: Paylaşmak İstediğim Yazılar
« Yanıtla #9 : 29 Eylül 2007, 20:39:29 »
0
''ORA'' DAN MEKTUP/İYİ BİRİYİM BEN

         Üstte dağların ardında başlayıp aydınlanan gökyüzü, etrafımda sarsılan uykulu kafalar, bacaklarımın arasında şüphe çekmeye vaktim olmasın diye son anda girdiğim otobüsün muavinine içinde yolluk var deyip kandırdığım patlayıcı dolu çantam vardı. Bombayı, oğullarının askerden dönüşünü bekleyen ana babanın, yerdeki izmaritleri bezgin bezgin küreğine toplarken işiyle değil bekleyen yolcularla ilgilenen şaşkın temizlikçinin, sevgilisinin otobüsünün gelmesini beklerken (yemek yiyip içtikten sonra) ağır ağır ve özlemle sevişeceğini düşünen aşığın, elindeki termosa doldurduğu çayı bağırmadan satmaya çalışan uysal çaycının, çirkin hosteslerin, dikkatli şoförlerin doldurduğu kalabalık garda değil; hemen o anda otobüsün hareketiyle hep birden aynı yöne devrilen, dünyanın kargaşasından derin bir kuyuya düşer gibi kurtulup uykuda kim bilir hangi rüyayı gören kafaların arasında patlatmak istiyordum ki başlarına ne geleceklerinden habersiz gariban yolcular öldüklerinde öldüklerini değil de rüyanın devam ettiğini düşünsünler.

          “İyi biriyim ben”. Konuşan yan koltukta oturan takım elbiseli, iş seyahatinde olduğu anlaşılan adamdı. Kötülük yapacak cesaretim olmadığı için iyi olduğunu düşünmek istiyorsun sen, diye içimden geçirirken, kendisine bakan boş suratımı soru işareti gibi okuyan adam cümlesini açtı: Uyuyamayan yolcuya yoldaşlık edecek kadar iyi biriyim ben. “Hıhı” larla “öyle mi?” lerle uzun ve sıkıcı hikayesini dinlediğim iyilik anlayışı kıt yoldaşımın hikayeci, kendisinden güzel masallar beklenen biri olarak tanınmak istediği anlaşılıyordu ama duyduğu, biriktirdiği hikayeleri hafızasında tutamadığı ve hikayesinin sonunda bir türlü beklediği etkiyi uyandıramadığı, böylece görünmek istediği kişi gibi görünemediği de.

          Sıra bana gelip de kahramanının ben olduğumu sandığım hikayeyi anlatmaya başladığımda yol arkadaşım sesimi ninni gibi dinlemiyordu da, sanki otobüsün dantelli perdelerinin örttüğü penceresinin hemen yanındaki küçük ekranda beliren filmi izliyorduk. Bir kaç katı geçmeyen kimi çamur sıvalı evlerden, tozlu yollardan, eski arabalardan, kötü giyimli insanlardan ilk sahnelerin yoksul bir doğu kentinde geçtiğini anlamıştı yol arkadaşım ama bunları izlerken hiç de öyle olmadığı halde yaşadığı kentlerin bu yerlere uzak olduğunu düşündüğünü ve görüntülere açık bir küçümsemeyle olmasa da “ne yerler var dünyada” ifadesiyle baktığını ben hissettim.

          Yazın yaklaşmasıyla gittikçe geç batan güneşin kızıllığındaki akşamüstleri sokak aralarında oturan kadınların arasında, kocalarının da kahvede konuştuğu gibi bir savaş lafı daha yeni kulağımıza gelmişken bir Cuma namazı çıkışından topladığımız yandaşlarla eğer savaş başlarsa nasıl örgütleneceğimizi konuştuğumuz gizli bir toplantıdan döndüğümde uzun sürmeden işgale, işgalden de teslimiyete dönecek savaşın başladığını acıyla anladım. Bir ucu eve uzanan taş döşeli dar yola sapmadan önünden geçtiğim kahvede, kaşığını gözlerine girmesin diye işaret parmaklarıyla tuttukları çayı tevekkülle içen ihtiyarların yüzlerinde de bin bir renkli şifalı otlarını çuvallarla, tepsilerle kaldırıma yaymış aktarın dükkanının ağır kokusunda da bir felaketin haberi yoktu ama tüm şehrin de insanların da üstüne sinmiş bir yalnızlık hatta terk edilmişlik duygusunun kalbimden gövdeme yayıldığını hissettim.

          Ağır, sıcak, sessiz öğle sonunun huzurunu ağır bombardıman uçakları bozdu. Kahvenin ihtiyarları eski baharları hatırlayarak yerlerinden kalkmadan baktılar birbirlerine. Az önce dükkanının önüne attığı taburesinde, yoldan geçenlere bakarak müşteri bekleyen esnaf takımı, kaldırımda karşılaşıp ayak üstü sohbet eden kadınlar, fırından ekmek alan çocuklar bağırarak kaçışmaya başladılar. Ben, daha ilk adımımı atmadan dumanlarla yıkılan evlerin tozuyla kararan ufka; doğup büyüdüğüm, evlendikten sonra yine yerleştiğim mahalleme, bütün ailemin oturduğu evlere baktım. Oraya koşmak için kaldırdığım ayağımı daha yere basmadan kafama dank eden şey şimdi bacaklarımın arasında bombayla oturmamın sebebi değil, etraftan sıçrayan enkaz parçalarıydı.

          Sapan yapmak için çatal ağaç dalı aradığımız ya da bir bayram günü anneannemin misafirlere sakladığı bayram şekerlerini aramaktan vazgeçtiysek oturup kovboy filmi izlediğimiz çocukluk günlerinde, dede torunlarını konuşturmak için filmin en heyecanlı sahnesinde vurulup atından düşen başrol oyuncusu için “Tüh öldü gördün mü” dediğinde “Obaş kahraman, ölürse film biter” diye atılırdı torunlardan biri. ”Numara yapıyor kötü adam yanına gittiğinde tekmeyi vuracak” derdi öbürü. Tozun, dumanın, çığlıkların ortasında kafamdan akan sıcaklığın ter değil kan olduğunu anladıktan sonra, kendimi, unutmanın, yok olmanın, hiçliğin huzuruna salmadan hemen önce aklımdan bunlar geçti. Eğer hayat bir filmse, ben kendiminkinin bile başrolünde değildim.

          Uyanın diye bağırmak istiyordum, hikayemde değil de motor sesiyle bulanmış aklımın sinemasında. "Uyanın kardeşlerim" diye bağırıyor kahraman ve otobüsteki bütün kafalar filmin son sahnelerinde her şeyi açıklığa kavuşturacak, bütün düğümleri çözecek, filmi izleyenlerin sinemadan çıktıktan sonra eve gidene kadar atmosferinden çıkamayacakları o dokunaklı tiradı dinlemek için ona çevriliyor:
Gözümüzü açtığımızda görmemiz gerekeni görüyoruz. Hepimiz biliyoruz ve bekliyoruz: Bir gün sürekli şüphelendiğimiz şeyin doğru olduğunu göreceğiz ama öyle geç olacak ki herkes bunu daha önce kestirip-kestirememiş olmanın anlamsızlığıyla susup kalacak.

          İçten içe neden olması gerekenlerin önüne tüm çabalara rağmen geçemediğimizi düşünüyoruz. Ama en önemlisi bu da değil. Önemli olan gün gelip kaybettiğimizi, gün gelip boşuna çırpındığımızı, gün gelip diğerlerinden kendimizi farklı hissetmenin herkes için geçerli olduğunu, gün gelip kimsenin bize sen “o”sun demediğini gördüğümüzde vücudumuza yayılan o zehirli kanı hissetmek ve boş vermek olacak.

Herkes bana vücudumdaki tırnak izlerini soruyor. "Gamze" diyorum onlar, "küçük gamzecikler"... Küçük sevgilinin yaptığı küçük gamzecikler. Tırnaklarında et parçalarım var. Küfürbaz şairlerin mısraları dolaşıyor seninle dolaştığımız her sokakta. "Siktir olup gittiğini" söylüyorlar kafiye gereği...

hardrockcafe
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 2704
  • GıBsoN Les PauL & 0.2 Pena / Mutlu olup unutmaya..
  • Popülerlik: 0
    • My space
Ynt: Paylaşmak İstediğim Yazılar
« Yanıtla #10 : 29 Eylül 2007, 20:41:37 »
0
ZAMAN İÇİNDEN BİR DOSTA MEKTUP: FYODOR DOSTOYEVSKİ


Dostum Fyodor,

          "Dostum" diyorum çünkü aynı hayatın parçaları değiliz. Yazdığın onca hikâyenin içinde figüran olarak bulundum haddim olmasa da. Ne cürettir bilmiyorum, kendi âlemimin yansımalarını hep başkaları yaşıyor. Silik bir düzenin, kendi düzeneği içinde kaybolup gitmekten korkmasam da sessiz sedasız bir ölümü yakıştıramıyorum kendime. Aslına bakarsan soğuk geceleri atlatmak kadar zor değil. Limon sarısı bir sabahın bırakacağı iz, silip götürür tüm titreyişleri. Yine de kendim olarak yaşıyorsam şu an, kendim olarak ölmek istiyorum.

          Karamsar bir başlangıç oldu farkındayım. Sözüm ona bir sesleniş olacaktı bu karalama. Ancak serzenişten öte geçmeyecek gibi duruyor bu satırlar. Kendi entelektüel birikimimi hesaba katmazsak, pek de kalabalık biri sayılmam. Üzerine düşündüğüm dünya meseleleri çokça zamanımı alıyor bu sıralar. Anca böyle birkaç dosta, dostani telkinlerde bulunuyorum hayatın geri kalan tümcesine dair. Buna haddim var mı? Elbette yok.

          Bir düş gördüm geçenlerde. Safran renginde bir örtü kaplamıştı biz bildiğimiz şeyleri. Üzerine düşündüğümüz tüm o gerçek dışılıklar cirit atarken us meydanlarında, biz şüphelerimizi yoğuruyorduk. Ellerim öyle kirliydi ki Volga’nın mavi, soğuk suları temizleyemezdi zift karası lekeleri. Sen de ordaydın Fyodor, elinde van Gogh’un kulağı, satacak bir müşteri arıyordun meydanın kuytularında. Bağırdım sana “buradayım” diye, “gel kurtar” dedim beni bu serzeniş halinden, duymuyordun. Ve Kafka ordaydı. Yine bütün karamsarlığı üzerinde… Yanıma yaklaşırken düzeltti ceketini. Yüzünde karanlığın pırıltısını gördüm. Alınma ama galiba senin hikâyelerinde figüran bile olamazken, çoktan Kafka’nın kahramanı olmuştum. Tüm karamsarlığıyla yoğururken ruhumu, bir yandan da kulağıma gerçekleri üflüyordu. Önünde boynumu eğdim. O an ayakkabıları dikkatimi çekti. Koskoca alanda, sadece onun ayağında ayakkabı vardı. Birde kendi nasırlı ayaklarıma baktım. Etrafı patlamış yaralarımın irinlerini emiyordu. Nasıl olur diye düşünmedim. Açıkçası sizi kıyaslamadım bile. Çünkü o Kafka’ydı.

          Uyandığımda terlememiştim. Bu bir kâbus değildi. Kendi gerçeğime bakmıştım bir an ve ruhum gözlerini kaçırmıştı. Şimdi baktığım bu beyaz kâğıt kadar beyaz değildi belki, yine de seçebiliyordum etrafı. Evet, biraz düşünmem gerekiyor sanırım. Aslına bakarsan insanın böyle gerçekleri yansıtmayan şeyleri yazması ne kolay değil mi? Sara nöbeti geçirmen gerekmiyor, saralı bir hastayı yazmak için. Çünkü hisler yazılamaz. Sadece tarif edilebilir. Oysa ben hayatım boyunca ölümü yazmak istedim. Gerçek manada ne hissettirdiğini, okuyan kişinin ölümü anlamasını değil, ölümü yaşamasını, hissetmesini istedim. Bunu sen de istedin, biliyorum Fyodor.

          Şimdilerde küçük bir hücre tasarlıyorum kendime. İçinde sadece ben olan... Yanlış anlama lütfen, kendimi bir yere kapatacak değilim. Lakin benim istediğim şeylerin olacağı ve bana ait olan şeylerin olacağı bir hücreden bahsediyorum. Belki sonsuzluğu içinde beklerim.

          Bazen kendimi senden daha şanslı hissediyorum. Örneğin küçük bir sevgilim var biliyor musun? İnanılacak gibi değil, evet. Ama var. Üstelik beni sevdiğini de sanıyorum. Ne buldu diye düşünebilirsin. Ben de düşünmüyor değilim. Yine de dostum, bunu yaşamak gerçekten başka bir şey. Hücremin baş köşesini ona ayırdım. Benim için o, artık benden farksız.

          Evet, Fyodor. Ben de hazırım van Gogh'un kulağından patates yiyenlerin masasına damlamaya. İçinde kaybolduğumuz şey, esasında içinde var olacağımız şeymiş. Bunu anladım. Bizler kendi çabasını hakir gören insanlar olduk hep. Yok pahasına sömürdük emeklerimizi. Kim olduğumuzu unutmaktan tut da var olduğumuzun bile bilincine varamadık.

          Şimdi uyanma vakti Fyodor. Kuşanalım tüm sözcüklerimizi. Belimize taktığımız her düşünce, bizi bir sonraki kuleye taşıyacak. Ayaklanma zamanı şimdi. İçimizdeki sessiz duyguları bir kenara itelim. Bırak, bir süreliğine suçu da cezayı da tanrı düşünsün. Dikelim gözlerimizi gerçeğin kalbine ve düşlerimizi ikinci bir harbe kadar üzerimize giyelim.


Herkes bana vücudumdaki tırnak izlerini soruyor. "Gamze" diyorum onlar, "küçük gamzecikler"... Küçük sevgilinin yaptığı küçük gamzecikler. Tırnaklarında et parçalarım var. Küfürbaz şairlerin mısraları dolaşıyor seninle dolaştığımız her sokakta. "Siktir olup gittiğini" söylüyorlar kafiye gereği...

hardrockcafe
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 2704
  • GıBsoN Les PauL & 0.2 Pena / Mutlu olup unutmaya..
  • Popülerlik: 0
    • My space
Ynt: Paylaşmak İstediğim Yazılar
« Yanıtla #11 : 29 Eylül 2007, 20:43:14 »
0
İÇİMDEKİ BEN'E MEKTUPLAR

          Biliyorum, gitmek istemediğin zamanlar oluyor. Çoğunlukla unuttuğun geçmişin ya da hatırlamamak adına, beyninin derinliklerine gömdüğün güzel anıların engel oluyor gönül rahatlığıyla gitmene. O kadar çok istiyorsun ki kalmayı veya kalıp korkmuyorum demeyi, bu istek kalbinin acımasına yol açıyor, Çünkü biliyorsun bitecek ve sen gideceksin.

          Biliyorum, kalmak istemediğin zamanlar oluyor. Sürekli gözlerinin önüne gelen hayatın ve hatırlamak için kalbinin her atışıyle bir tutarak andığın o insanların gitmesi canını acıtıyor. Yok oluyorsun hergün biraz daha. Gitmekle kalmak arasında durduğun yeri belirleyen zamansa eğer, o da yavaş yavaş terkediyor seni. Günlerin geçiyor ve sen engel olamadığın kaybedişlerine bir yenisini eklemek için tetikte bekliyorsun.

          Biliyorum, görmek istemediğin zamanlar oluyor. Bütün bunları fark etmeyip sadece yaşamaktan, nefes almaktan hoşnut bir şekilde gözlerini kapatıp devam etmek istiyorsun. Peşinden gelen hayalet korkularını fark etmeden, umarsızca devam edebilmeyi, yaşamını kabusa çeviren bütün gönül sancılarını bir kenara atıp üzerine eski bir gazete kağıdı kapatmayı çok istiyorsun. Ve biliyorsun ki o ölüler peşini bırakmayacak...

          Biliyorum, duymak istemediğin zamanlar oluyor. Beyninde durmadan konuşan binlerce ses arasından, kendi sesini seçip sadece onu duymak istiyorsun. Diğer insanların ne düşündüğünü önemsemeden, ne hissettiğini bilmeden sadece kendi içinden gelen şeyleri yaşayıp kimseye kulak asmamak istiyorsun. Bütün otokontrol sistemini devre dışı bırakıp, kendi hayatını yaşamak istiyorsun. Kendin olmak istiyorsun. Başka biriyle paylaştığın yaşanmayan anıların olmasın istiyorsun.

          Biliyorum, artık karar vermek istiyorsun. Uğruna yaşamaya devam ettiğin insanların buna gerçekten değip değmediğine ve gitmenin onların hayatlarını değiştirip değiştimeyeceğine karar vermek istiyorsun. Kararsızlıkların seni güvensiz kılıyor ve sen bunları görmezden gelmekten yoruluyorsun artık. Yavaş yavaş bitişini izliyorum. Son umudunun ne olduğunu da biliyorum ve ona tutunmak için herşeyini vermeye hazır olduğunu da. Kaybetmekten korkup, kaybedeceğini de biliyorum. Evet, biliyorum sonunda nereye gideceğini.
Herkes bana vücudumdaki tırnak izlerini soruyor. "Gamze" diyorum onlar, "küçük gamzecikler"... Küçük sevgilinin yaptığı küçük gamzecikler. Tırnaklarında et parçalarım var. Küfürbaz şairlerin mısraları dolaşıyor seninle dolaştığımız her sokakta. "Siktir olup gittiğini" söylüyorlar kafiye gereği...

su
  • Ultra Malt Fan
  • *
  • İleti: 897
  • The truth is out where?
  • Popülerlik: 0
Ynt: Paylaşmak İstediğim Yazılar
« Yanıtla #12 : 29 Eylül 2007, 20:50:44 »
0
Efenim maşalla maşalla yazıyorsunuz da, bişey sorucam.
Kendinize mi ait bunlar, yoksa başka birilerinin yazıları da sadece paylaşıyor musunuz?
Bir dost.

hardrockcafe
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 2704
  • GıBsoN Les PauL & 0.2 Pena / Mutlu olup unutmaya..
  • Popülerlik: 0
    • My space
Ynt: Paylaşmak İstediğim Yazılar
« Yanıtla #13 : 29 Eylül 2007, 21:50:45 »
0
bi kaçı yazarlardan alınma diğerleri benim
Herkes bana vücudumdaki tırnak izlerini soruyor. "Gamze" diyorum onlar, "küçük gamzecikler"... Küçük sevgilinin yaptığı küçük gamzecikler. Tırnaklarında et parçalarım var. Küfürbaz şairlerin mısraları dolaşıyor seninle dolaştığımız her sokakta. "Siktir olup gittiğini" söylüyorlar kafiye gereği...

manolyabarıshcı
  • Mega Malt Fan
  • *
  • İleti: 358
  • ain't no love in the heart of the city
  • Popülerlik: 0
Ynt: Paylaşmak İstediğim Yazılar
« Yanıtla #14 : 22 Ağustos 2008, 03:31:49 »
0
Işıklar içinde kimsesiz
Şehrin içinde sevgisiz
Seni ben gördüm
Seni ben sevdim böylece
Duygular içinde belirsiz
İnsanlar içinde dengesiz
Seni ben gördüm
Seni ben sevdim böylece
Oysa bir gün
Tam bir gün önce
Mutluluk vardı...
bir önyargıyı kırmak atomu parçalamaktan daha zordur