100471 İleti 1642 Konu - Gönderen: 8961 Üye - Son Üye: aragorn

Gönderen Konu: yazmak üzerine notlar  (Okunma sayısı 1131 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

nonconformıst
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 1768
  • Popülerlik: 0
yazmak üzerine notlar
« : 02 Ağustos 2007, 04:21:26 »
0
Öykü yazmamın nedeni, sanatta ve yazında karşılaştığım bazı manzaralar (sahnesel, yapısal, atmosferik vb.) fikirler, olaylar ve de imgeler aracılığıyla bana geçen; hayret, güzellik ve maceraperest beklentinin belirsiz, yakalanması zor, tamamlanmamış etkilerini daha net, detaylı ve sağlam bir biçimde şekillendirebilmenin doyumuna ulaşmak istememdir. Gotik öyküyü (weird stories) seçmemin nedeni hedefime tam olarak uygun düşmesidir –inatla ve tutkuyla hedeflediklerimden biri de, bir anlığına, zamanın, mekanın ve bizi sonsuza dek hapseden, algımızın ötesindeki sonsuz kozmik mekanlar hakkındaki merakımızı engelleyen doğa kanunlarının, askıya alınmışlığı veya çiğnemişliği yanılsamasını başarmaktır. Bu öyküler sürekli olarak korku unsuruna vurgu yaparlar çünkü korku en derin ve en güçlü duygumuzdur ve insanı Doğayı-reddeden yanılsamalar yaratmaya en çok korku iter. Korku, bilinmeyen ve ya yabancı olan her zaman birbiriyle ilintilidir, öyle ki; KORKU’ya vurgu yapmadan doğa yasalarını kırma, evrensel bir yabancılaşma veya bir “hariçsellik” sunan ikna edici bir tablo ortaya konamaz. Öykülerimde zamanın büyük bir önem taşımasının nedeni, bu unsurun aklımda, son derece dramatik ve evrendeki en korkunç şey olarak yer etmesidir. Zamanla çatışmayı, tüm insanlık anlatımında en kuvvetli ve verimli tema olarak görüyorum.

Seçtiğim öykü yazma biçimi kesinlikle özel ve belki de sınırlı, ama hiç değilse, edebiyatın kendisi kadar eski, sürekli ve kalıcı bir anlatım. Her zaman küçük bir grupta, bilinmeyen mekanlara meraklı, bilinenin ve gerçeğin hapsinden, hayallerin bize açtığı inanılmaz maceralarla dolu büyülü diyarlara ve sonsuz olasılıklara doğru kaçmak için yanıp tutuşan insanlar olacaktır. Bu grup benim gibi amatörlerin yanında büyük yazarları da içinde barındırır -Dunsany, Poe, Arthur Machen, M. R. James, Algernon Blackwood, ve Walter de la Mare bu alanın ustalarındandır.

Nasıl yazdığıma gelince –bunun tek bir yolu yok. Her öykümün farklı bir geçmişi var. Bir ya da iki kez, gerçek anlamıyla, bir rüyamı kaleme aldım, ama genelde öncelikle vurgulamak istediğim bir ruh hali, bir fikir veya bir imgeyle başlayıp onu, kesin olarak yazılabilir bir dizi dramatik olaylar dizisi içine yedirmenin iyi bir yolunu buluncaya dek, kafamda döndürürüm. Bu ruh haline, fikre ya da imgeye uyarlanabilecek temel koşulları ve durumları düşünür ve sonrasında seçtiğim bu koşul veya durum çerçevesinde, kendime seçtiğim ruh hali, fikir ya da imgenin mantıksal ve doğal yollarla açıklanışı üzerinden fikir yürütürüm.

Elbette ki, yazma yöntemleri; temanın seçilişi ya da yazmaya neden olan başlangıç fikri kadar çok ve çeşitlidir. Ancak, tüm öykülerimin geçmişi incelenecek olursa, yöntem olarak aşağı yukarı şu kurallar bütünü çıkarılabilir:

Olayların tarihsel olarak sıralandığı bir özet yahut bir senaryo hazırlayın –anlatım sırasına göre değil. Tüm önemli noktaları ve planlanan tüm olayları yaratan nedenleri kapsayacak şekilde açıklamalar yazın. Detaylar, yorumlar ve sonuçların değerlendirilişi bazı durumlarda bu geçici çerçeve çalışmada uygulanabilir.

Olayların sıralandığı ikinci bir özet yahut senaryo hazırlayın – bu ise (oluş sırasına göre değil de) anlatım sırasına göre olsun ve yeterli bütünlüğü ve detayları, değişen bakış açılarını, gerginliği ve hikayenin doruk noktasını içersin. Eğer gerekli görürseniz, ilk özeti öykünün genel etkisini ya da dramatik olarak çarpıcılığını arttıracak biçimde değiştirin. Dilerseniz eklemeler yapın ya da olayları öykünüzden çıkarın – sonuçta ilk fikrinizden bağımsız, bambaşka bir öykü çıkacak bile olsa. Planlama aşamasında, düşündüğünüz yerde eklemeler ve değişiklikler yapmaktan çekinmeyin.

Anlatım sırasını gösteren ikinci özeti izleyerek –hızla, akıcı bir şekilde ve fazla incelemeden- öyküyü yazın. Önceki planınıza bağlı kalmadan, öykünün gelişimi için gerekli gördüğünüz yerlerde konuyu ve olayları değiştirin. Eğer gelişim dramatik etki için yeni fırsatlar ve daha iyi bir anlatım şansı ortaya koyacak olursa, faydalı olduğunu düşündüğünüz her şeyi ekleyin –gerekirse önceden yazdığınız bölümleri gözden geçirip bu yeni duruma uyarlayın. En iyi düzenlemeye ulaşıncaya dek farklı başlangıçlar ve sonlar deneyin, uygun gördüğünüz veya istediğiniz şekilde bölümleri ekleyip çıkarın. Ancak, öykü boyunca bahsedilenlerin son tasarımınızla uyuştuğundan emin olun. Bahsedilenlerin bir uyum içinde olması gerektiğini göz önünde bulundurarak tüm fazlalıklardan kurtulun –sözcükler, cümleler, paragraflar, bölümler ya da unsurlar.

Tüm metni, sözcük dağarcığını, cümle yapısını, düz yazının ritmini, bölümlerin nasıl ayrıldığını, tonun güzelliğini, geçişlerin inandırıcılığını (sahneden sahneye, yavaş ve detaylandırılmış eylemlerden hızlı ve kaba taslak zaman-kapsayan eylemlere ya da tam tersi vb.) başlangıcın, sonun ve öykünün doruk noktasının vb. etkileyiciliğini, dramatik beklenti ve ilgiyi, geçerliliğini, atmosferi ve çeşitli diğer unsurları düşünerek gözden geçirin.

Uygun gördüğünüz yerde küçük değişiklikler yapmaktan çekinmeden öykünün düzgün yazılmış bir kopyasını hazırlayın.

Bu aşamalardan ilki genelde tamamen zihinseldir –olaylar ve koşullar dizisini kafamda oluştururum ve detaylı bir anlatım sırası yazmaya hazır olana dek kalemi elime almam. Bazen de, bir fikri nasıl geliştireceğimi bilmeden, doğrudan yazmaya başlarım –bu başlangıç bazen sorun çıkarabilir.

Kanımca, gotik öykü dört ana kısma ayrılır; ilki; bir ruh halini ya da bir duyguyu vurgulayan, bir diğeri; resimsel bir kavramı vurgulayan, üçüncüsü; genel bir durumu, koşulu, efsaneyi ve ya da entelektüel düşünceyi vurgulayan, ve dördüncüsü de belirli bir dramatik durumun ya da doruk noktasının kesin tablosunu açıklayan. Bir başka şekilde ise gotik öyküler kabaca iki gruba ayrılabilirler – olağanüstü olayların ya da korkunun bazı durum veya olgularla ilintilendiği öyküler ve bireylerin bazı eylemlerinin tuhaf durumlar ve olgularla ilintilendiği öyküler.

Her gotik öykü –özellikle korku türü için konuşacak olursak- içinde şu beş belirleyici unsuru barındırır: (a) içten içe temel, bir anormallik korkusu –durum, mevcudiyet vb. (b) korkunun genel etkileri ve sonuçları, (c) -karşı karşıya kalınan dehşet öğesi nesne ya da olguyu- ortaya koyma biçimi, (d) dehşete karşı gösterilen korkunun çeşitleri, ve (e) verilen koşullarda dehşetin belirli etkisi.

Gotik bir öykü yazarken her zaman doğru ruh haline ve atmosferine ulaşmak ve vurguyu ait olduğu yere yerleştirebilmek için çok dikkat ederim. Olgunlaşmamış, ucuz, şarlatan-kurguların dışında, imkansız, inanılırlığı olmayan, ya da hayal edilemez bir olgu, bildik duygular ve sıradan anlatımmışçasına sunulamaz. İnanılması güç olaylar ve koşullar aşılması gereken özel engeller barındırırlar, ve bu da yalnızca verilen olağanüstü durum dışında öykünün her aşamasına dağıtılmış dikkatli bir gerçekçilikle sağlanabilir. ‘Olağanüstü olan’ –dikkatle “inşa edilen” duygu ile birlikte- etkileyici ve temkinli bir şekilde işlenmelidir, aksi takdirde tekdüze ve ikna edicilikten uzak bir hal alır. Öykünün temelinde yer aldığından, yalnızca var oluşu dahi karakterleri ve olayları gölgede bırakabilir. Fakat karakterler ve olaylar, olağanüstüyle bağları dışında tamamen doğal ve tutarlı olmalıdırlar. Merkezdeki mucize unsuruyla ilgili olarak, karakterler, benzer kişilerin böylesi bir şaşkınlık anında gerçek hayatta hissedecekleri duyguları ortaya koymalıdırlar. Asla bir mucizeyi olağan bir şeymişçesine ele almayın. Karakterlerin mucizeye alışkın olduğu durumlarda dahi, okuyucunun hissedeceğine benzer bir huşû havası yaratmaya çalışıyorum. Hafif, tekdüze bir tarz ciddi bir fanteziyi yok eder. Gotik öykünün en önemli öğesi eylem değil atmosferdir. Aslında, bu tarz öyküler belirli bir ruh halinin canlı bir resminden başka bir şey değildir. Bunun dışında başka bir şey olmaya çalıştığı anda, ucuz, bayağı, çocukça, aptalca ve inandırıcılıktan uzak olur. Asıl vurgu, anlaşılması zor olan izde olmalıdır – ruh halinin çeşitliliğini yansıtan duyumsanamaz imalar ve seçici bazı çağrışımlar yapan dokunuşlar gerçek olmayanın belirsiz bir yanılsamasının garip gerçekliğini oluşturur. Simgesellikten ve öykünün havasını güçlendirmekten başka hiçbir işe yaramayan büyük, yalın olaylardan kaçının.

Fanteziyi ciddi olarak yazmaya teşebbüs ettiğimden beri –bilinçli ya da bilinçsiz olarak- uyguladığım kurallar yahut standartlar bunlardır. Sonucunun başarılı olup olmadığı tartışılabilir -fakat en azından, son birkaç paragrafta bahsedilenleri görmezden gelmiş olsaydım, yazdıklarımın şimdiki hallerinden daha da kötü olacağına eminim.

 

Note: Bu makale, yazar Howard Phillips Lovecraft'ın "Notes on Writing Weird Fiction" adlı makalesinin Utku Tönel tarafından yapılmış çevirisidir.
Gördüğümü görecekler diye ödüm geriliyor

alicetin
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 3823
  • Popülerlik: 0
Ynt: yazmak üzerine notlar
« Yanıtla #1 : 02 Ağustos 2007, 11:33:21 »
0
feyzacıım maşallah döktürmüşsün de çok uzun yahu bunlar.nse zamanım oldkça okurum.hep gırgır hep şamata da olmaz ama dmi :D

hardrockcafe
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 2704
  • GıBsoN Les PauL & 0.2 Pena / Mutlu olup unutmaya..
  • Popülerlik: 0
    • My space
Ynt: yazmak üzerine notlar
« Yanıtla #2 : 29 Eylül 2007, 04:31:20 »
0
ÖLÜM,DELİLİK VE YAZMAK

          Sağ elinin parmaklarını hissetmiyordu artık. Tarihi, saati, en önemlisi, kendini bilmeden yazıyordu. Ne zaman yazmaya başladığını da hatırlamıyordu. Bir hafta mı olmuştu, bir ay mı? Belki daha da fazla. Annesinin yanına gelip, ağzına tıkıştırdığı lokmalar, zorla içirdiği birkaç damla su olmasa öyleceği kesindi. Yarım saatlik uykularla ayaktaydı bedeni. Tuvalete giderken bile elinde defteri yazıyordu. En büyük işkence ise banyoydu. Saçını doğru düzgün durulamadan çıkıyordu banyodan. Neredeyse ayda bir defa yıkanacaktı. Durmamalıydı, yazmalıydı. Kelimeler zihninden çıkmak için, beynini kemiriyorlardı. Beni de yaz, beni de yaz sesleri her geçen gün biraz daha şiddetleniyordu. Yazdıkları anlamsızlaşıyordu. İlk başlardaki kadar güzel cümleler kuramıyor, bir hikaye bitmeden, ötekine geçiyordu. Kelimeler sabırsızdı. Sıralarını beklemek istemiyorlardı. Her şey iyice çığırından çıkmıştı. Değil cümleleri kelimeleri de yanlış yazıyordu. Dayanamayacaktı. Birilerinin onun durdurması lazımdı. Çığlık atmak için ağzını açtığında, bağıramayacak kadar bitap düştüğünü anladı. Kalemi elinden bırakmak için parmaklarını açtığında canı yandı. Anlamsızca, kalemin üzerinde kalmış deri parçalarına bakıyordu şimdi. Kaleminden ayrı kalmaya daha fazla dayanamadı. Eline alıp yine yazmaya başladı. Sadece deftere değil, duvarlara,masaya,ellerine, görebildiği her yere yazıyordu. Küçük bir çıt sesiyle irkildi. Kendine uzun zamandır eşlik eden kurşun kalemin ucu kırılmıştı. Dolapları, çekmeceleri karıştırdı, kalemtıraş yoktu. Ya yeni bir kalem? Onun olması gerekiyordu. Her yerin altını üstüne getirdi. Yoktu, tek bir kalem bile yoktu. Titremeye başladı. Ayaklarını sürüyerek odasından çıkıp, annesinin yanına gitti. Hayal görüyor olmayı çok isterdi ama gördükleri gerçekti. Evdeki tüm kalemleri toplayan annesi, onları kırıyor ve camdan aşağı fırlatıyordu.

          “Yapma, yapma!”
          “Senin için, hepsinin yok olması lazım.”

          Gücü iyice tükenmişti artık. Belki de teslim olmalıydı. Kendini bıraktı. Bir iki kez sendeledikten sonra, yere düştü.

          Gözleri açıktı şimdi. Beyaz hastane odasında, bunca zamandan sonra ilk defa huzurlu bir şekilde yatıyordu. Annesinin çantasını gördü. Kendisi yoktu. Ellerine baktı. Yazılar belirgin olsun diye, kalemi öyle çok bastırmıştı ki, elleri yara olmuştu. Dikkatlice bakınca siyah bir nokta fark etti. Neydi bu? Hareket etmeye başlamıştı. Bir böcek miydi? Nokta gittikçe büyüyerek, tavandan aşağı iniyordu. İndi, indi. Yatağın üstüne gelene kadar indi. Oradaydılar. Kelimeler. Zihninden çıkmışlar, kendilerini yazmadığı için büyük bir öfkeyle gelmişlerdi. Hepsi bir girdap gibi dönüyorlardı odada. Sesli bir şekilde okumaya başladı. Okuması bittiğinde, çığlık atmamak için ağzını iki eliyle de kapattı. “Yirmi Şubat İki bin, olmasını isterdim ölümümün. Yalnızca iki ve sıfır. Seni ve beni simgeliyor iki. Sıfır ise yokluğunu. Hiç durmadan yazdığım için delirdiğimi sandılar. Ben seni unutmak için yazıyorum. Delireceğimi bile bile. Büyük bir girdap olsa, yazdığım kelimelerden. Onların arasında ölmek istiyorum.” Her şeyin neden böyle olduğunu anlamıştı. Onun gülüşünü, giderken karda ayakkabılarının çıkardığı sesi hatırladı. Girdap daha da hızlanmıştı ve… İçindeydi artık. Baktığı her yerde onun adını görüyordu. Şimdiye kadar ne hikaye yazmıştı, ne şiir, ne de başka bir şey. Tek yazdığı onun adıydı.

          “Durumu çok kötü.”
          “O öldüğünden beri, sanki başka bir boyutta.”
          “Yazık. Yirmi Şubat’ta evleneceklerdi.”

          Konuşmaları da hatırlıyordu. Yere çömelip, ağlamaya başladı. Mezar taşı gözlerinin önüne geldi. Doğum ve ölüm zamanını okudu. “Beş Nisan Bin Dokuz Yüz Yetmiş İki- Yirmi Şubat İki Bin.

          Gözlerini kapadı ve sonra da kulaklarını. Çömeldiği yerde ileri geri sallanırken, kendinin duyamadığı bir cümle döküldü dudaklarından.

          “Bitsin artık, yeter.”

          Gözlerini açtı ve onun yüzünü gördü. Elini uzattı, huzurluydu.

          “Artık gülümseyebilirim.”

          Söylediği son söz bu olmuştu. Kendisini bekleyen sevgilisinin elini tuttu. Pencereye doğru yürüdüler. Gökyüzünde yıldızlar parlarken, yeniden beraberlerdi.

          Hastanenin arka tarafında buldular cesedini. Yüzünde huzurlu bir gülümsemeyle, soğuk betonda yatıyordu
Herkes bana vücudumdaki tırnak izlerini soruyor. "Gamze" diyorum onlar, "küçük gamzecikler"... Küçük sevgilinin yaptığı küçük gamzecikler. Tırnaklarında et parçalarım var. Küfürbaz şairlerin mısraları dolaşıyor seninle dolaştığımız her sokakta. "Siktir olup gittiğini" söylüyorlar kafiye gereği...

hardrockcafe
  • Vazgeçilmez Fan
  • *
  • İleti: 2704
  • GıBsoN Les PauL & 0.2 Pena / Mutlu olup unutmaya..
  • Popülerlik: 0
    • My space
Ynt: yazmak üzerine notlar
« Yanıtla #3 : 29 Eylül 2007, 04:33:00 »
0
YAZMAK VE OKUMAK ÜZERİNE

            Dur bir dakika! Parmaklarına bulaşmış o mürekkep yok şimdi... O şeridi sen takamazsın. Büroya gidiyordunuz hani babanla, günlerden cumartesi. Gerçi 'yazıhane' deniyordu o zamanlar. Yazı yazılacak yer yani. Sen de harfleri diğerleri gibi tıkırdatmak için oradaydın, bir görev gibi. Yazmak istiyordun evet, ne yazacaktın? 'Bugün okul yok' mu? Baban seni önce kitapçıya götürürdü hani, el ele ve tıpış tıpış giderdiniz. Önce bir kitap alınacak, sonra susmak bitmeyen telefonlara aldırmadan kitap okunacak. Müvekkilin biri gidecek, biri gelecek ve sen oturduğun o koltuktan kalkmadan bitireceksin kitabı. Bitirince de bir daha büyüleneceksin, açacaksın sayfaları bir daha, bir daha okuyacaksın altını çizdiğin yerleri. 'Nasıl oluyor, nasıl yazabiliyorlar?' diyeceksin. İçin yazma aşkıyla dolacak ve herkes gibi geçeceksin bir daktilonun başına. Olmadı, altına bir yastık. En çok kırmızı harfler çıkartmayı isteyerek basacaksın tuşlara ama ezileceksin harflerin büyüsü karşısında. O kitaplarda okuduğun kadar güzel şeyler yazmak isti- yorsun çünkü. Bazıları iyi bir tiyatrocu olmak istiyor, kimi bir dedektif olacak ama sen, sen yazar olacaksın, bunu istiyorsun işte. Ne istediğini bilmek iyi en azından.

Ne yazmalı?

          Ama dur, ne yazacaksın? İşte önünde babanın adliye koridorlarında koşturmaya gitmeden önce bıraktığı beyaz antetli kağıtlar, karbon kağıtları ve şeritler. Hepsi büyük insanların olduğunu gibi senin de emrine amade... Bekliyorsun; birden bire bir mucizeyle yazıvermek istiyorsun. Yazacaksın ve herkes bayılacak, işte budur dileğin.

          Aziz Nesin'e bir mektup? Nasıl da gözünden yaşlar gelerek gülmüştün 'Şimdiki Çocuklar Harika'yı okuduğunda... Hem sonra bir imza gününe gelir Bursa'ya, sen de ona yazdığın bu mektubu verirsin. O da saçlarını okşar, 'yine yaz' der, 'ben de sana yazarım...' Uçarak gidersin eve ve tabii uçarak gelirsin yine daktilonun başına.

          Yazacaksın bir şeyler de ne, ne yazacaksın? Şeker Portakalı'nı düşün biraz, Alice'i anlamaya çalış, Küçük Prens'in resimlerine bak bir daha, her kitabı kapattığında koş yine daktilonun başına. Önünde boş bir kağıt, ne de büyük sorumluluk, ah bir türlü başlayamıyorsun...

          Mola vermek için camdan bak en iyisi. Aaa, Deli Ayten geçiyor. Kolunda yine bir sürü çanta, saç baş darmadağınık. Nasıl hayranlıkla bakıyorsun ona, biraz büyüsen peşine takılıp gideceksin, ama şimdi bu bir anlık moladaki bu bir anlık Ayten mucizesini bırakıp yazının başına dönmen lazım. Okuyucu yazı bekler, okuyucu parmaklarına bulaşan mürekkebi, bir türlü basmayan harfleri bilmez. Okuyucuna bir cinayet romanı yaz en iyisi. İçine Deli Ayten'i de koy. Okuyucu dediğin annen baban...

          Olsun, belki bir gün sayısı artar seni okuyanların. Kim bilebilir?

Bu yazı 31.03.2007 tarihinde Akşam Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

 
Herkes bana vücudumdaki tırnak izlerini soruyor. "Gamze" diyorum onlar, "küçük gamzecikler"... Küçük sevgilinin yaptığı küçük gamzecikler. Tırnaklarında et parçalarım var. Küfürbaz şairlerin mısraları dolaşıyor seninle dolaştığımız her sokakta. "Siktir olup gittiğini" söylüyorlar kafiye gereği...